ERİSTİK MAĞDURİYETTEN BİR ÖNCE: MUHATAP ALINMAMAK
Bir önceki yazımda ("Siyasal Polemik Mağdurları İçin Bir El Kitabı: Eristik Diyalektik") Schopenhauer'in, rakibi çarpıtmak, kişiyi hedef almak, sinirlendirmek, son sözü kapmak gibi tartışmada haklı çıkma hilelerini konu almıştım. Yazının sonunda bu hilelerin çoğunun bilinçli uygulanmadığını, çünkü insanın çoğu zaman hakikati değil görüntüyü kurtarmaya çalıştığı gözlemini aktarmıştım. Bu yazıda o gözlemin bir adım gerisine gitmek istiyorum.
Schopenhauer'in kataloğunda yer alan 38 hilenin tamamı birbirini gönüllü ya da gönülsüz muhatap olarak kabul eden iki taraf arasında geçer. Eristrik tartışmacı rakibini sinirlendirdiğinde, otorite ile susturduğunda, savı çarpıttığında ya da başka teknikler uyguladığında muhatabının tartışmaya girme hakkı olduğunu, onun konuşan bir özne olduğunu ister istemez kabul etmiş olur. Dolayısyla, hile, oyunun içinde işler.
Oysa, bir de bu aşamaya gelmeden, yani oyuna girmeden diskalifiye edilmek de vardır: Ya "sen zaten tartışmaya layık değilsin" denilmişse ona?
Fransız filozof Jacques Rancière, tam da bu soruyu sorar; ama Schopenhauer'den çok farklı bir yerden. Monokl Yayınları tarafından Türkçesi 2011 yılında yayınlanan Anlaşmazlık: Siyaset ve Felsefe adlı kitabında Rancière, Fransızca'da ‘mésentente’ dediği bir kavram geliştirir: "yanlış-işitme", "birbirini-duymama". Bu, gündelik anlamda bir yanlış anlama değildir. İki taraf farklı bir meseleyi farklı yorumluyor değildir; taraflardan biri, diğerinin ‘aslında konuşuyor olduğunu’ kabul etmemektedir.
Rancière'in bu konuda klasik köle ile efendi örneğini verir. Köle, efendisine bir haksızlık konusunda itiraz ettiğinde, efendi bunu ya anlamlı bir söz (logos) olarak, ya da sadece bir acı ifadesi, hayvanın inlemesi gibi sözel anlam taşımayan bir gürültü (phone) olarak duyabilir. Efendi ikincisini seçtiğinde, köleyi fiziksel olarak duymamış değildir; ama onu konuşan bir özne olarak tanımamıştır. İşte anlaşmazlık da tam burada başlar: Köle, "ben de eşit bir varlığım" derken, efendi bu iddianın söylenmiş olduğunu bile kabul etmemiş olur.
Buradan Schopenhauer'in listesine geri dönersek, onun sergilediği bazı hileler aslında bu büyük siyasi şemanın küçük, gündelik minyatürleri gibi okunabilir. "Rakibi sinirlendirme" hilesini düşünelim: Sinirlenen kişinin sözü, artık bir argüman değil taşkınlık sayılacaktır. "Sinirlendin, demek ki haklı değilsin" mantığı, efendinin köleyi gürültüye ( phone'a) indirgemesinin gündelik tartışma masasındaki karşılığıdır. "Otorite kullanma" hilesi de buna benzer: Argüman yerine "uzman ne diyor" demek, meşruiyeti tartışmanın içeriğinden çıkarıp dışarıdan yenisini katmanın bir yoludur. Bunun büyük ölçekte siyasal karşılığı, bir toplumsal grubun sesini "henüz olgunlaşmamış", "eğitimsiz", "duygusal" ilan ederek masaya dahil etmemektir.
İki düşünür arasındaki fark şuradadır: Schopenhauer bize ‘oyunun içindeki’ hileleri öğretir, nasıl kazanılır ya da nasıl mağdur olunmaz sorusuna cevap arar. Rancière ise, bir kat geriye gider ve sorar: oyuna girme hakkının kendisi nasıl dağıtılıyor, kim baştan masaya davet ediliyor, kim davet edilmeden önce hesaba alınmıyor ya da sözü gürültü "gürültü" ilan ediliyor? Rancière'e göre anlaşmazlık, retorik bir sorun değil, siyasetin kendisidir. Tarihteki büyük kopuşlar (işçi hareketleri, kadın hareketleri, ulusal kurtuluş savaşları) hiçbir zaman "daha iyi argüman" bulma meselesi olmamıştır; bunlar, konuşma hakkının kendisinin fiilen kullanılarak kanıtlanması gereken zamanlar olmuştur.
Bu yüzden bundan önceki yazımın başlığında adı geçen "Siyasal Polemiğin gerçek mağdurları” bir tartışmada hileyle yenilenlerden daha çok, daha tartışma başlamadan taraf olarak sayılmayanlardır. Schopenhauer bize tarafı olduğumuz bir tartışmada muhatap olacağımız hileleri öğretir; Rancière ise, önce tartışma masasına oturtulup oturtulmadığımızı sorar.