Gez, Göz, İzan
Bir mahkeme salonunu andıran hayat sahnesinde, insan bazen kendini sanık sandalyesinde bulur. Haklı olduğunu bilir, doğruyu söyler; ama karşısında onu dinlemeyen, anlamayan, hatta anlamak istemeyen insanlar vardır. O an, sözleriniz bir duvara çarpar gibi yankılanır.
Duvar sessizdir. Ne başını sallar, ne gözlerini kısar, ne de size bir cevap verir. Siz anlatırsınız, o susar. Bu sessizlik, insanın içini yavaş yavaş tüketir. Çünkü haklı olduğunuzu ispatlamak için ömrünüzü harcarsınız; ama karşınızda sizi asla anlamayacak bir duvar vardır.
Bir gün, bir adam mahkemede doğruyu söyledi. “2 × 3 = 6” dedi. Karşısındaki ise “8” diye bağırdı. Kavga çıktı, mübaşirler araya girdi. Hakim, doğruyu söyleyeni cezalandırdı: “Sen doğruyu biliyorsun ama bildiğin doğruyu insanlara anlatmak için kendini heba ediyorsun. Git, bir ay duvarlara anlat bakalım. Duvar sana ne cevap verecek?”
İşte hayatın gerçeği budur. Yanlışta ısrar edenler, kulaklarını kapatanlar, gözlerini görmemek için yumanlar… Onlara doğruyu anlatmaya çalışmak, duvara söz söylemek gibidir. Sesiniz yankılanır, ama karşılık bulmaz. Ve zamanla anlarsınız: Anlamayacak insanlara harcanan vakit, kaybedilmiş vakittir.
O halde ne yapmalı? Bazen susmak, doğruyu saklamak değil; doğruyu korumaktır. Çünkü hakikati duymaya niyeti olmayanlara anlatmak, hakikatin değerini azaltır. Doğruyu anlatmak için doğru muhatabı bulmak gerekir. Yoksa ömrünüzü tüketir, duvarlara konuşur, kendi yankınızla baş başa kalırsınız.
Sonunda, hayatın en büyük bilgeliklerinden biri şudur: Haklı olduğunuzu bilmek yeterlidir. Herkesin sizi anlaması gerekmez. Çünkü duvarlara anlatılan söz, duvarın değil, sizin ömrünüzü aşındırır.
Saygılarımla.