Başkasının Zamanı Kaç Dakika Eder?
Geçenlerde bir yerde oturmuş birini beklerken yan masadaki konuşmaya istemeden kulak misafiri oldum.
Kadın telefonuna baktı.
Sonra saate.
Bir süre sonra tekrar telefona.
Karşısındaki sandalye hâlâ boştu.
Yaklaşık yarım saat sonra beklediği kişi nihayet geldi.
Kadın, “Bir haber verseydin bari, yarım saattir bekliyorum,” deyince aldığı cevap şuydu:
“Ne var canım, zaten oturuyordun.”
Cümle çok tanıdıktı.
Belki de bu yüzden aklımda kaldı.
Çünkü gerçekten de oturuyordu.
Ama o yarım saat boyunca başka bir yerde de olabilirdi.
Bir işini bitirebilirdi.
Evden daha geç çıkabilirdi.
Başka biriyle görüşebilirdi.
Ya da hiçbir şey yapmadan kendi zamanını kendisi harcayabilirdi.
Fakat o zamanı bir başkasına ayırmıştı.
İşte tam burada aklıma şu soru geldi:
Geç kalmak gerçekten sadece saatle mi ilgilidir?
Elbette hepimiz geç kalabiliriz.
Trafik olur, toplantı uzar, evden çıkarken hiç hesapta olmayan bir şey çıkar.
Bazen insan zamanı yanlış hesaplar, bazen hayat hesapları bozar.
Bir kez geç kalmak hayatın aksiliğidir.
Ama sürekli geç kalmak, bir noktadan sonra yalnızca zaman yönetimi meselesi olmaktan çıkabilir.
Çünkü bazı insanlar geç kalmayı neredeyse karakter özelliği gibi anlatıyor.
“Ben böyleyim.”
“Beni biliyorsun.”
“Ben hiçbir yere zamanında yetişemem.”
Hatta bunu söylerken hafifçe gülümsüyorlar.
Sanki ortada değiştirilmesi gereken bir alışkanlık değil de sempatik bir huy varmış gibi.
Oysa “Ben böyleyim” bir davranışın açıklaması olabilir.
Karşısındakinin sürekli beklemek zorunda olmasının gerekçesi değil.
Beni asıl düşündüren ise başka bir şey.
Sürekli geç kalan aynı insan uçağına da geç kalıyor mu?
Önemli bir görüşmeye kırk dakika sonra mı gidiyor?
Bazen evet.
Gerçekten zamanı yönetmekte zorlanan insanlar var.
Ama bazen cevap hayır.
Ve o zaman meseleye biraz daha farklı bakmak gerekiyor.
Belki sorun yalnızca zamanı yönetememek değil, hangi buluşma için önlem almaya değer gördüğümüzdür.
Çünkü insanlar bazı şeyler için erken çıkıyor, bazı şeyler için trafik payı bırakıyor, gecikecekse haber vermeyi ihmal etmiyor.
Asıl fark belki de geç kalmakla, bekletmeyi olağan görmek arasında başlıyor.
Birincisi hepimizin başına gelebilir.
İkincisi ise zamanla bir ilişki biçimine dönüşebilir.
Niyeti bu olmasa bile, sürekli bekletilen kişide bir süre sonra aynı duygu kalabilir:
“Nasıl olsa ben beklerim.”
Bence meselenin saatten daha büyük olduğu yer tam da burası.
Çünkü bir insanı sürekli bekletmek, onun programını kendi programımızdan daha esnek varsaymak gibi bir sonuca yol açabiliyor.
Beklemek de düşündüğümüz kadar pasif bir şey değil.
Bekleyen insan yalnızca sandalyede oturmuyor; “Şimdi gelir” diye başka bir işe başlayamıyor, bir sonraki planını da belirsizliğe göre düzenlemek zorunda kalıyor.
Belki bu yüzden dakiklik yalnızca bir görgü kuralı değildir.
Bir başkasının zamanına gösterdiğimiz özenle de ilgilidir.
Bir yere zamanında gitmek büyük bir sevgi gösterisi sayılmaz elbette.
Ama küçük davranışların ilişkiler hakkında düşündüğümüzden daha fazla şey söylediğine inanıyorum.
Bazen birine zamanında gitmek, sadece saate uymak değil;
onun zamanının da en az bizimki kadar gerçek olduğunu kabul etmektir.
Ve belki asıl soru şudur:
Sürekli geç kalan biri gerçekten zamanı mı yönetemiyordur?
Yoksa bazı insanların bekleyeceğine fark etmeden fazla mı alışmıştır?