Eskiden Daha mı İyiydi, Yoksa Daha mı Az Gözüküyorduk?
Projektörü hangi kuruma çevirsek bir kirlilik görünüyor. Fonlar, madenler, belediyeler… Kadın ve çocuk cinayetleri, okullarda şiddet… İnsan ister istemez soruyor: “Nereye gidiyoruz?”
Peki, bu soruyu yanıtlarken geçmişi ne kadar tanıyoruz?
“Eskiden daha iyiydi” diyenlere soralım: Hangi geçmiş? Kölelerin pazarda satıldığı zamanlar mı? Kadınların ülkenin yönetiminde söz hakkının bulunmadığı dönemler mi? Bir hastalığın bütün bir aileyi silip süpürdüğü yıllar mı?
Geçmişin hangi sokağında, kimin hayatında yaşamak isterdik?
Prof. Dr. Ahmet Arslan’ın insanlığın tarihsel ilerlemesini hatırlatan yaklaşımı, tam burada düşünmeye değer. Bugünkü kötülükleri sayarken, geçmişten bugüne azaltabildiğimiz acıları da hesaba katmamız gerekmez mi?
Çiçek hastalığı, Dünya Sağlık Örgütü'ne göre yalnızca 20. yüzyılda yaklaşık 300 milyon insanı öldürdü. İnsanlık bu hastalığı 1980’de yeryüzünden sildi. Bugün çocuklarımız çiçek hastalığından ölmüyorsa, bunu hangi “güzel eski günlere” borçluyuz? Bilime, aşıya ve ülkelerin birlikte çalışmasına değil mi?
Türkiye’de kadınlar milletvekili seçme ve seçilme hakkını 1934’te kazandı. Bugün kadınların eşit temsilini tartışıyoruz. Yolun tamamlanmamış olması, yürünmüş kısmını yok saymamızı gerektirir mi?
Dünya Bankası'nın güncellenen hesapları da 1990’dan bu yana aşırı yoksulluğun azaldığını gösteriyor. Yoksulluğun hâlâ sürmesi büyük bir sorundur. Yine de milyonlarca insanın kurtulduğu koşulları görmezsek, değişimin mümkün olduğuna nasıl inanacağız?
Elbette bunlar, her ülkede her gün her şeyin iyileştiğini kanıtlamaz. Kazanımlar kaybedilebilir. Bir çocuğun öldürülmesini hiçbir olumlu istatistik hafifletemez.
Fakat projektörün aydınlattığı kiri, bütün dünyanın rengi sanıyor olabilir miyiz?
Karanlık bir odada ışığı yakınca toz görünür. Tozu ışık mı üretmiştir? Yoksa artık temizleyebileceğimiz yerleri mi göstermiştir? Öte yandan, görünen her kirin eskiden de bulunduğunu varsaymak doğru mudur? Bazı sorunlar gerçekten büyümüş olabilir. Bunun yanıtını özlemde değil, karşılaştırılabilir verilerde aramalıyız.
Teknoloji de aynı soruyu önümüze koyuyor. Bir ekran yalanı büyütebilir; aynı ekran bir haksızlığın kanıtını milyonlara ulaştırabilir. Asıl mesele, cihazlarımız gelişirken hukukumuzu, eğitimimizi ve sorumluluğumuzu da geliştirebiliyor muyuz?
İnsanlığın ilerlemesi yürüyen merdiven değildir. Bizi kendiliğinden yukarı taşımaz. Her basamakta bilim, mücadele, denetim ve dayanışma vardır.
Dün başarabildiklerimiz, yarın başarabileceklerimize kanıt değil midir?
Belki de asıl soru şudur: “Dünya kötüye mi gidiyor?” diye kaygılanırken, onu daha iyiye götürmek için biz ne yapıyoruz? Bence de kötü görünürlüğe rağmen iyiye gidiyoruz.