“Camın Gösteremediği”
Geçen akşam bir Amerikan dizisi izlerken ekranda bir adres belirdi: 450 5th Ave.
New York’ta bazı binaları, oraya hiç gitmemiş olsanız bile filmlerden ve dizilerden tanıyormuşsunuz gibi gelir. Finans dünyası, hukuk büroları, önemli toplantılar, takım elbiseler… İçeri girenin önemli bir işi olduğu hissini veren binalardan.
Benim dikkatimi ise bu kez içerisi değil, dışarısı çekti.
Daha doğrusu camlar.
Cam ilginç bir malzeme. Duvar gibi kapatmaz; bakmanıza izin verir. Ama bakabilmek, bilmek değildir.
Galiba bugün bunu sık sık birbirine karıştırıyoruz.
Bir şirketin internet sitesinde yüzlerce sayfa bilgi bulunabiliyor. Faaliyet raporları, sürdürülebilirlik belgeleri, yönetim mesajları, uzun açıklamalar…
Hepsini okuyup yine de çok basit bir sorunun cevabını bulamayabiliyoruz:
Bu karar neden alındı?
Bilgi var ama cevap yok.
Üstelik bazen bilgi o kadar çok oluyor ki cevabın eksikliğini bile fark etmiyoruz.
Sanırım asıl mesele burada başlıyor.
Çünkü yalnızca bilgi çağında yaşamıyoruz; aynı zamanda bilgi miktarını açıklık sanma eğilimindeyiz. Uzun bir açıklamayı daha ikna edici, ayrıntılı bir sunumu daha güvenilir, çok şey anlatanı daha şeffaf bulabiliyoruz.
Oysa onlarca cümle, bazen tek bir sorunun etrafından dolaşmak için de kurulabilir.
Benzer bir alışkanlığı sosyal medyada da taşıyoruz.
Bir insanın kahvesini, gittiği yeri, kimlerle oturduğunu, ne dinlediğini, neye kızdığını görüyoruz. Sonra farkında olmadan kafamızda küçücük bir kestirme yol açılıyor:
“Ben bunu tanıyorum.”
Aslında tanımıyoruz.
Yalnızca bize gösterilen kısmını biliyoruz.
Burada bir ayrımı özellikle yapmak gerekiyor. Kimse hayatının tamamını göstermek zorunda değil. İnsanın mahremiyetiyle bir kurumun hesap verme sorumluluğu aynı şey değil.
Ama bizim bakma biçimimizde ortak bir mesele var:
Gördüğümüz miktarı, bildiğimiz miktarla karıştırabiliyoruz.
Bunu ben de yapıyorum.
Bazen bir paylaşımı görüyorum, iki cümle okuyorum ve geri kalan boşlukları fark etmeden kendim dolduruyorum. Bazen uzun bir açıklama okuyunca, uzunluğunu açıklığın kanıtı sanıyorum.
Sonra durup düşündüğümde başka bir soru çıkıyor karşıma:
Ben gerçekten yeni bir şey mi öğrendim, yoksa yalnızca çok şey mi gördüm?
Belki de bugünün asıl mahareti daha fazla bilgiye ulaşmak değil; hangi bilginin eksik olduğunu fark edebilmek.
Hangi soruya cevap verilmediğini görmek.
Hangi görüntünün kadraj dışında ne bıraktığını merak etmek.
O binaya baktığımda beni düşündüren de buydu.
Camın arkasını görebilirsiniz. Masayı, insanları, toplantının başladığını görebilirsiniz.
Ama neden toplandıklarını, neyin tartışıldığını ya da hangi cümleden sonra odanın sessizleştiğini göremezsiniz.
Belki mesele camda değil zaten.
Bizim, gördüğümüz kadarıyla yetinmeye ne kadar çabuk razı olduğumuzda.