Tozu Konuşurken Halıyı Kaybediyoruz
Her gün yeni bir isim…
Her gün yeni bir iddia…
Bir sabah bir belediye başkanı, ertesi gün, bir iş insanı ya da bir bürokrat…
Televizyon ekranları doluyor, sosyal medya ikiye bölünüyor. Bir grup savunuyor, diğer grup suçluyor. Günlerce aynı tartışmaları izliyoruz. Ardından gündem değişiyor, yeni bir dosya açılıyor ve eski dosya unutuluyor.
Peki gerçekten değişen ne oluyor?
İsimler değişiyor.
Manşetler değişiyor.
Tartışmalar değişiyor.
Fakat toplumun zihnindeki en temel soru yerinde duruyor:
Neden aynı sorunları tekrar tekrar yaşıyoruz?
Belki de cevabı yanlış yerde arıyoruz.
Çünkü biz çoğu zaman mikroskobun gösterdiğine odaklanıyoruz. Oysa asıl mesele, mikroskobun altında kimin bulunduğundan çok; o mikroskobun altına neyin, kimin ve hangi ölçütlere göre konulduğudur.
Birileri büyütülüyor, birileri gözden kaçıyor. Gündem sürekli değişiyor. Bununla birlikte toplumun adalet duygusunu zedeleyen tablo değişmiyor.
Çünkü dikkatimizi sonuçlara veriyoruz; nedenlere değil.
Oysa mühendislikte de böyledir, tıpta da, güvenlikte de... Kalıcı çözümler, sonuçları tartışarak değil; sonuçları üreten nedenleri anlayarak bulunur.
Siyaset de bundan farklı değildir.
Bir ülkede siyaset sürekli kişiler üzerinden konuşuluyorsa, sistem görünmez hâle gelir. Oysa kişiler gelir, gider; görevler değişir, unvanlar değişir. Kurumlar ve kurallar güçlenmediği sürece aynı tartışmalar farklı isimlerle yeniden karşımıza çıkar.
Bu nedenle artık şu soruyu daha yüksek sesle sormalıyız:
Nasıl bir siyasi düzen, dürüst insanların bile zamanla sistemin içinde savrulmasına yol açabiliyor?
Soruyu doğru sorduğumuzda cevaplar da değişmeye başlar.
Bana göre artık üç temel konuyu defaten söylüyorum ve düşünelim ve daha çok konuşalım.
Birincisi, siyasetin finansmanında tam şeffaflık.
Siyasi partilerin ve seçim kampanyalarının gelir kaynakları toplum tarafından açıkça görülebilmeli, denetlenebilmeli ve sorgulanabilmelidir. Şeffaflık yalnızca mali bir konu değildir; güvenin temelidir.
İkincisi, güçlü bir siyasi etik anlayışı.
Etik, sadece kanunların yasaklamadığı alanlarda devreye giren bir kavram değildir. Etik; "Yapabilirim ama yapmamalıyım." diyebilme olgunluğudur. Kamu gücünü kullanan herkes için bu anlayış, demokrasinin görünmeyen sigortasıdır.
Üçüncüsü ise gerçek anlamda hesap verebilirlik.
Hiçbir makam, hiçbir unvan ve hiçbir siyasi kimlik, hesap verme sorumluluğunun üzerinde olmamalıdır. Hesap verebilirlik yalnızca hukukun gereği değil, toplumsal güvenin de temelidir.
İşte bu üç başlık üzerine cömertçe konuşmalıyız.
Bununla birlikte, günlük polemiklerde ve kişiler üzerinden yürüyen tartışmalarda daha cimri olmayı öğrenmeliyiz.
Çünkü kişiler üzerinden yapılan tartışmalar çoğu zaman kutuplaşmayı büyütür. Kurumlar ve kurallar üzerine yapılan tartışmalar ise çözüm üretir.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:
Biz gerçekten tozu mu konuşuyoruz, yoksa tozu üreten düzeni mi?
Projektörün aydınlattığı noktaya bakmak kolaydır. Zor olan, karanlıkta işleyen mekanizmayı fark edebilmektir. Çünkü dikkatimiz sürekli görünen olaylara yönelirken, görünmeyen kurallar sessizce işlemeye devam eder.
İşte bu nedenle tartışmalarımızı kişilerden çok kurumlara, iddialardan çok ilkelere, günlük polemiklerden çok kalıcı reformlara yöneltmek zorundayız. Siyasetin finansmanında tam şeffaflık, güçlü bir siyasi etik anlayışı ve gerçek anlamda hesap verebilirlik; herhangi bir partinin değil, demokrasinin ortak ihtiyacıdır.
Toplumlar, suçluları konuşarak değil; suçu ve yolsuzluğu üreten şartları değiştirerek güçlenir. Gerçek reform, mikroskobu daha güçlü yapmak değil, sürekli aynı görüntüyü üreten düzeni değiştirmektir.
Aksi hâlde biz toza bakarken, sessizce altımızdaki halı çekilmeye devam eder.
Ve o halıyla birlikte yalnızca adalet duygumuz değil; kurumlara duyduğumuz güven, ortak geleceğe olan inancımız ve çocuklarımıza bırakacağımız en değerli miras da yavaş yavaş elimizden kayıp gider…