Dokuma, Boş Kalsın mı, Birlikte Karar mı Verelim?
Söz konusu alanla ilgili kaygılar dile getiriliyor; rant endişesinden, kamusal alanların geleceğinden, kent hakkından söz ediliyor. Açık söylemek gerekirse bu kaygıların önemli bir bölümünü anlıyorum. Hatta demokratik bir kent yaşamı için gerekli buluyorum.
Çünkü kentler yalnızca binalardan, yollardan ve parklardan oluşmaz. Kentler aynı zamanda hafızadır, aidiyettir ve gelecek kuşaklara bırakılan ortak mirastır.
Bu nedenle "Burada ne yapılacak?", "Kim yararlanacak?", "Kamusal fayda korunacak mı?" sorularının sorulması son derece doğaldır.
Ancak tartışmanın eksik kalan bir tarafı olduğunu düşünüyorum.
O da mevcut durumun kendisi...
Yıllardır kaderine terk edilmiş, moloz dökülen, zamanla güvenlik sorunlarının konuşulduğu, madde kullanımının ve çeşitli olumsuzlukların anıldığı bir alanın bugünkü hali gerçekten kamusal yarar mı üretiyor?
Bazen korumak ile dokunmamak birbirine karıştırılıyor.
Oysa sosyal bilimlerde sıkça kullanılan Kırık Camlar Teorisi bize başka bir şey söylüyor: Suç ve düzensizlik en çok sahipsiz, karanlık ve sessiz alanları sever.
Bir alanı yıllarca kendi haline bırakmak onu korumak değil, yavaş yavaş kaybetmektir.
Bu nedenle bugün asıl sorulması gereken soru "Bir şey yapılmalı mı?" değildir.
Asıl soru şudur:
"Nasıl yapılmalı?"
Tam da bu nedenle ortada kesinleşmiş bir proje değil, bir fikir arayışı vardır.
Önemli olan vatandaşın, üniversitelerin, meslek odalarının, sivil toplumun, uzmanların ve kentin bütün paydaşlarının ne söyleyeceğidir.
Ortak akıl dediğimiz şey tam da budur.
Aslında Kepez Belediye Başkanımızın yaptığı şey bana, beyaz bir sayfayı toplumun önüne koymak gibi geliyor.
Henüz çizilmiş bir proje yok.
Henüz verilmiş bir karar yok.
Henüz ihale edilmiş bir yatırım yok.
Net bir soru var:
"Bu alanın geleceğini birlikte konuşalım mı?"
Bu çağrıya verilecek en değerli cevap ise sadece itiraz etmek değil, öneri sunmaktır.
"Olmaz" demek elbette bir haktır.
Bununla birlikte "Bence şöyle olmalı" demek kente daha büyük katkıdır.
Çünkü şehirler yalnızca eleştirilerle değil, fikirlerle gelişir.
Bu sürecin dört vazgeçilmez ilkesi vardır.
Birincisi kamu yararıdır.
Ortaya çıkacak sonuç öyle olmalıdır ki vatandaş dönüp baktığında "Bu şehir için iyi olmuş, Allah razı olsun" diyebilsin.
İkincisi sürdürülebilirliktir.
Bugün yapılan yatırımın yarın bakımını, güvenliğini ve yaşatılmasını sağlayacak bir ekonomik model yoksa, en iyi niyetli projeler bile zamanla âtıl hale gelir. Bu nedenle gelir üretmek kamusal yararın alternatifi değil, çoğu zaman onun güvencesidir.
Üçüncüsü yatırımcının da kazanabilmesidir.
Dünyanın hiçbir yerinde özel sektörün tamamen dışlandığı büyük dönüşümler uzun ömürlü olmamıştır. Mesele birilerinin kazanması değil; kamunun, yatırımcının ve toplumun birlikte kazanacağı adil bir denge kurabilmektir.
Dördüncüsü ise ekolojik ve erişilebilir bir anlayıştır.
Bu alan yalnızca belirli kesimlerin değil; çocukların, gençlerin, yaşlıların, engellilerin, ailelerin ve kısacası herkesin kendine ait hissedeceği bir yaşam alanına dönüşmelidir.
Bütün bunların güvencesi ise tek kelimedir:
Şeffaflık.
Kapalı kapılar ardında yürüyen süreçler bu ülkeye çok şey kaybettirdi.
Bu nedenle fikirler açık konuşulmalı, projeler kamuoyuyla paylaşılmalı, uzman görüşleri alınmalı, ihale süreçleri şeffaf olmalı ve toplum sürecin her aşamasını görebilmelidir.
Belki de bu tartışmanın en kıymetli tarafı budur.
Yıllardır dokunulmayan bir alan ilk kez toplumun gündemine geliyor.
Ve ilk kez şu soru soruluyor:
"Bu alanın geleceğine birlikte karar verebilir miyiz?"
Bence asıl mesele budur.
Çünkü mesele yalnızca bir alanın nasıl değerlendirileceği değildir.
Mesele, Antalya'nın kendi geleceğini hangi yöntemle şekillendireceğidir.
Kaygılarımız olsun.
Sorularımız olsun.
Eleştirilerimiz olsun.
Ama korkularımız, fikir üretme cesaretimizin önüne geçmesin.
Çünkü şehirler teslimiyetle değil, ortak akılla büyür.