“İnsanı Asıl Ne Yorar?”
Geçenlerde yeni bir kelime öğrendim.
Ambivalans.
İlk duyduğumda, "Herhâlde psikoloji kitaplarının arasında kaybolup gidecek kelimelerden biridir," diye düşündüm.
Sonra anlamını okuyunca, kelimenin kendisinden çok bıraktığı his ilgimi çekti.
İnsan aynı kişiye karşı aynı anda iki zıt duygu hissedebiliyormuş.
“Hem yaklaşmak isteyip hem uzaklaşmak...
Hem özleyip hem korkmak...
Hem "gel" deyip hem "gitme" diyememek...”
Galiba insanın kalbi, sandığımız kadar düzenli çalışmıyor.
Ama ben başka bir yerde takıldım.
Bu duyguyu yaşayan insandan çok...
Onun karşısında duran insana.
Çünkü birinin içindeki gelgitleri siz yaşamıyorsunuz.
Siz sadece o gelgitlerin size çarpan tarafını hissediyorsunuz.
Bir gün yakınsınız.
Ertesi gün mesafeli.
Bir gün sesiniz aranıyor.
Ertesi gün sessizliğiniz bile fark edilmiyor.
Sonra ister istemez dönüp kendinize bakıyorsunuz.
“Ben mi yanlış anladım?”
“Ben mi fazla anlam yükledim?”
“Yoksa gerçekten dün olan şey, bugün yok mu?”
Belki de belirsizlik tam burada başlıyor.
Çünkü insan, acıya sandığından daha dayanıklı.
Ama belirsizliğe...
İşte ona alışamıyor.
Galiba ambivalansın en ağır tarafı da bu.
Onu yaşayanın içinde bir savaş var.
Ama o savaşın izleri, bazen en çok karşı tarafta kalıyor.
Bir adım umut olabiliyor.
Arkasından gelen sessizlik ise o umudu sorgulatabiliyor.
Ve insan, bir başkasının kararsızlığını zamanla kendi değeriyle karıştırmaya başlayabiliyor.
Belki de insanı en çok yoran, birinin sizi sevip sevmediğini bilememek değildir.
Bir gün sevildiğinize inanıp...
Ertesi gün bunu kendinize bile anlatamamaktır.
Ben öyle düşünüyorum.
Peki ya siz...
“Hiç, bir başkasının içindeki savaşı kendi sessizliğinizle ödemek zorunda kaldınız mı?”