Hegel’den Nietzche’ye İnsan Toplum Kurtuluş Sorunu-4
MARX’IN SCHOPENHAUER’E SORUSU
Marx’ın Schopenhauer’e yöneltebileceği en güçlü itirazlardan biri şöyle kurulabilir:
İnsan tabiatı dediğimiz şeyin ne kadarı gerçekten değişmezdir, ne kadarı tarih ve toplum tarafından biçimlendirilmiştir?
Rekabetçi bir toplumsal düzen rekabetçi davranışlar üretiyorsa rekabetin bütün biçimlerini yalnızca insanın metafizik özüyle açıklayabilir miyiz?
Belirli mülkiyet ve üretim ilişkileri belirli insan davranışları yaratıyorsa bunların tamamını “isteme” kavramının içine yerleştirmek tarihsel farklılıkları görünmez hâle getirmez mi?
Marx’ın Feuerbach Üzerine Tezler’inde insan özünü tek tek bireylerin içinde bulunan soyut bir şey olarak değil, toplumsal ilişkiler bütünü içerisinde ele alması bu itirazın felsefî zeminini oluşturur.[10]
Schopenhauer ise Marx’a başka bir soru yöneltebilirdi:
Üretim ilişkilerini değiştirdikten sonra iktidar isteyen insanla ne yapacaksınız?
Bu iki soru birbirini geçersiz kılmaz.
Tam tersine modern felsefe ve siyaset düşüncesinin en önemli problemlerinden birini ortaya çıkarır:
Toplum mu insanı biçimlendirir, insan mı toplumu?
Belki doğru cevap, bu iki yönlü ilişkinin kendisindedir.
NİETZSCHE: İKİSİNDEN DE FARKLI BİR ÇIKIŞ
Friedrich Nietzsche (1844–1900), bu tartışmaya bir sonraki kuşakta katılır.
Genç Nietzsche üzerinde Schopenhauer’in etkisi büyüktür. 1874 tarihli Eğitici Olarak Schopenhauer bunun en açık belgelerinden biridir.[11]
Fakat Nietzsche zamanla ustasının kötümserliğinden ve istemenin yadsınması düşüncesinden uzaklaştı.
Schopenhauer hayatın acısından hareket ederek istemenin egemenliğinin kırılmasında kurtuluş ararken Nietzsche, acıyı hayatın reddedilmesinin gerekçesi saymadı. Nietzsche’nin olgun düşüncesinde hayatın olumlanması, değerlerin sorgulanması ve insanın kendisini aşması giderek merkezî bir yer kazandı.[12]
Nietzsche sosyalizmin eşitlik düşüncesine de eleştirel yaklaşır. Modern eşitlikçi hareketlerin bireyi sürü değerleri içerisinde eritme ihtimalini sorgular.[12]
Böylece 19. yüzyıldan üç farklı çıkış yolu belirir:
Marx: Dünyayı değiştir.
Schopenhauer: İstemenin tahakkümünü aş.
Nietzsche: Kendini aş.
Bu üç kısa ifade filozofların bütün sistemlerini özetleyen doğrudan alıntılar olarak değil, aralarındaki yönelim farkını gösteren kavramsal bir şemadır.
Üçü de mevcut insanlık durumuyla hesaplaşır. İnsanlığın birikimi olan değerleri sorgularlar.
Fakat çıkış kapıları uyuşmaz.
YİRMİNCİ YÜZYILIN VERDİĞİ CEVAP
20.yüzyıl, Marx ile Schopenhauer arasında gerçekleşmeyen bu tartışmaya büyük bir tarihsel laboratuvar sundu.
Devrimler gerçekleşti.
Hanedanlar devrildi.
Mülkiyet biçimleri değiştirildi.
Yeni üretim ve siyasal düzenleri kuruldu.
Bu gelişmeler Marx’ın temel düşüncelerinden birini doğruladı:
Toplumsal düzen değişmez değildir.
İnsanların tarih içerisinde oluşturduğu kurumlar yine insanlar tarafından değiştirilebilir.
Fakat 20. yüzyıl başka bir problemi de ortaya çıkardı.
Devrim yapmak iktidar sorununu kendiliğinden çözmedi. Eski egemen sınıfların ortadan kaldırıldığı bazı toplumlarda yeni bürokrasiler, ayrıcalıklar, baskı mekanizmaları ve yeni iktidar merkezleri ortaya çıktı. Sovyetlerde Polit- Büro diktatörlüğü gibi .Polit Büronun üstünde güçlü diktatör. Yüzyıl bu gerçeği yaşadı.
Buradan Schopenhauerci soru yeniden yükselir:
Eski efendiyi ortadan kaldırmak, insanın efendi olma arzusunu da ortadan kaldırmış mıdır?
Ancak bu tarihsel deneyim Schopenhauer’i bütünüyle haklı çıkarmaz.
Çünkü yoksulluğu, sömürüyü ve eşitsizliği yalnızca insanın doyumsuz istemesine bağlamak da tarih içerisinde değiştirilebilir kurumları değişmez insan tabiatı gibi gösterme tehlikesini taşır.
Belki Marx ile Schopenhauer’in birbirlerine en fazla ihtiyaç duydukları nokta tam burasıdır.
Marx bize;
toplumun değiştirilebileceğini hatırlatır.
Schopenhauer ise;
toplumu değiştiren insanın kendisini unutmamamız gerektiğini düşündürür. Doyumsuz arzu ve istek.
Devamı var…