“Serinliğin de Bir Sınıfı Var mı?”

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
“Serinliğin de Bir Sınıfı Var mı?”

Antalya’da ağustos ayında bazen bir mekâna girerken ilk baktığınız şey menü olmuyor.

Kliması iyi mi?

Dışarıda birkaç dakika yürüdükten sonra insanın kahve isteğiyle serinleme isteği birbirine karışabiliyor.

Normalde önünden geçeceğiniz bir AVM biraz daha cazip görünüyor. Bir kafede hesabı ödedikten sonra hemen kalkmak istemiyorsunuz. Dışarıdaki boş masalar dururken içerideki klimalı masaların dolu olması da pek şaşırtmıyor artık.

Hatta insan bazen kendine “zaten kahve içecektim” diyor.

Belki de gerçekten içecekti.

Ama klimanın da bu kararda küçük bir payı var.

Bu yaz Avrupa’da sıcaklıkların yükseldiği günlerde bazı sinema salonlarının serinleme alanı olarak kullanıldığına dair haberler okudum.

Paris’te belirli gruplara yönelik ücretsiz gösterimler bile düzenlenmiş.

İlk okuduğumda hoşuma gitti.

Sonra bir şey takıldı aklıma.

Bir şehirde serinlemek için neden bir kapıdan içeri girmemiz gerekiyor?

Çünkü sıcak hava herkese aynı dereceyi gösterse de herkes o sıcağı aynı koşullarda yaşamıyor.

Bir evde klima bütün gün çalışıyor.

Bir başka evde klima var ama kumandaya uzanmadan önce elektrik faturası akla geliyor.

“Klima var ama çok açmıyoruz.”

Bu cümleyi yaz aylarında daha sık duyuyorum.

Aslında çok şey söylüyor.

İnsan “klimamız yok” demiyor.

“Çok açmıyoruz” diyor.

Aradaki fark küçük görünüyor ama değil.

Çünkü artık mesele yalnızca klimaya sahip olmak değil, onu düşünmeden çalıştırabilmek.

Eskiden klima daha çok konfor başlığında konuşulurdu.

Bugün Antalya gibi sıcaklığın haftalarca hayatın ritmini belirlediği bir şehirde bazen gündelik hayatı sürdürebilmenin parçası.

Ama faturası hâlâ konfor tarifesinden geliyor.

Avrupa’da bunun için kullanılan bir kavram var: “yaz enerji yoksulluğu.”

İfade biraz teknik.

Yaşanan şey o kadar teknik değil.

Evde klima bulunuyor ama kaç saat açık kalacağını hesaplıyorsunuz.

Akşam biraz daha serinler diye bekliyorsunuz.

Belki gündüz evde durmak yerine dışarı çıkıyorsunuz.

Sonra dışarıda serinleyebilmek için yine bir yere girmeniz gerekiyor.

İşte benim asıl takıldığım yer burası.

Bir ihtiyacı karşılayabilmek için bazen önce müşteri olmak gerekiyor.

Kafeye oturuyorsunuz.

AVM’ye giriyorsunuz.

Sinemaya gidiyorsunuz.

Ve çoğu zaman bunu “serinlemeye geldim” diye söylemiyoruz.

“Kahve içecektim.”

“Biraz dolaşayım dedim.”

“Filme gireyim dedim.”

İhtiyacın adı değişiyor, çünkü serinlemek tek başına yapılabilecek bir şey olmaktan çıkıp başka bir harcamanın içine karışıyor.

Antalya’da bunu en çok sokakta fark ediyorum.

Öğle saatinde insanlar yolun karşısına yalnızca karşıya geçmek için değil, gölge o tarafta olduğu için geçebiliyor.

Durakta küçücük bir gölge parçasına birkaç kişinin sığmaya çalıştığını görüyorsunuz.

Normalde yürünebilir dediğiniz bir mesafe, ağustos öğlesinde bir anda “yakın” olmaktan çıkıyor.

Şehir size mesafeyi yeniden öğretiyor.

O yüzden mesele yalnızca kaç evde klima olduğu değil.

Bir şehirde kaç sokakta yürünebilir gölge var?

Durakta bekleyen insan gerçekten güneşten korunabiliyor mu?

Bir park öğleden sonra da kullanılabiliyor mu?

Ve en önemlisi, bir insan para harcamadan birkaç saat serinleyebileceği bir yere gidebiliyor mu?

Çünkü serinlemek yalnızca bireyin elektrik faturasıyla çözülecek bir mesele olmayabilir.

Şehir de insanı sıcaktan koruyabilir.

Bazen bir ağacın gölgesiyle, bazen doğru tasarlanmış bir durakla, bazen de herkesin girebildiği serin bir kamusal alanla.

Belki de yeni refah göstergelerimizden biri artık klimanın olup olmaması değil.

Kumandaya uzanırken faturayı düşünüp düşünmemek.

Ve belki de sıcaklığın gerçek farkı termometrede değil, o sıcakla başa çıkmak için ne kadar harcamak zorunda kaldığımızda ortaya çıkıyor.

Bir zamanlar gölge arardık.

Şimdi bazen gölge bulamayınca kapısından içeri girdiğimiz yerde önce menüye bakıyoruz.

Ne sipariş etsek?

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız