Hegel’den Nietzche’ye İnsan Toplum Kurtuluş Sorunu

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
Hegel’den Nietzche’ye İnsan Toplum Kurtuluş Sorunu

Arthur Schopenhauer (1788–1860) ile Karl Marx (1818–1883), aynı yüzyılın ve aynı Alman düşünce dünyasının iki büyük ismidir. Hayatları kırk iki yıl boyunca kesişmiştir. Avrupa’yı sarsan 1848 ihtilalleri başladığında Schopenhauer altmış, Marx otuz yaşındadır.
Aynı çağda, aynı kültür coğrafyasında ve aynı büyük siyasal sarsıntının ortasında yaşamalarına rağmen insan, toplum, tarih ve kurtuluş konusunda birbirine neredeyse karşıt iki düşünce dünyası kurmuşlardır.
Bu karşıtlığın gerisinde üçüncü bir filozof durmaktadır: Georg Wilhelm Friedrich Hegel (1770–1831).
Marx, Hegel’i reddetmek yerine onun diyalektiğini idealist temelinden çıkararak maddî ve toplumsal ilişkilere uygulamaya yöneldi. Schopenhauer ise Hegel’i dönüştürmeye dahi değer görmeyecek ölçüde sert biçimde reddetti.[1][2]
Böylece aynı düşünce dünyasından iki ayrı yol çıktı.
Ve bu iki yol bizi hâlâ güncelliğini koruyan temel bir soruya götürdü:
İnsanın kurtuluşu için;
toplumu mu değiştirmek gerekir, insanı mı?
Marx ile Schopenhauer’in hiçbir zaman yapmadıkları büyük tartışmanın başlangıç noktası budur. Belki birbirlerinin kitaplarını da okumadılar.
HEGEL’DEN AYRILAN İKİ YOL
Hegel’de gerçeklik ;
durağan değildir. Tarih hareket eder; karşıtlıklar ve çelişkiler tarihsel gelişmenin içerisinde yer alır.[3]
Marx, Hegel’in bu düşüncesinin önemini kabul etti. Kapital’in 1873 tarihli ikinci Almanca baskısına yazdığı sonsözde kendi diyalektik yönteminin Hegel’inkinden yalnızca farklı olmadığını, onun karşıtı olduğunu belirtirken Hegel’i bütünüyle reddetmedi.[4]
Hegel’de düşünce süreci;
İdea, gerçekliğin kurucu ilkesi hâline gelirken Marx hareket noktasını maddî dünyaya çevirdi. Ona göre düşünce, maddî dünyanın insan zihninde kavranmış ve düşünce biçimlerine dönüştürülmüş hâlidir.
Marx’ın Hegel’i “tersine çevirmesi” buradan gelir. Hegel’de baş aşağı duran diyalektiğin, onun mistik kabuğu içerisindeki akılcı özünün ortaya çıkarılabilmesi için yeniden çevrilmesi gerektiğini Marks iddia eder.[4]
Bu nedenle Marx’ın Hegel’le ilişkisini basit bir reddiye olarak değerlendiremeyiz. Marx, Hegel’in hareket ve çelişki düşüncesinden yararlandı; fakat onun idealist temelini maddî ilişkiler üzerine çevirdi. Engels de klasik Alman felsefesinden materyalist tarih anlayışına geçişi daha sonra ayrıntılı biçimde değerlendirecektir.[5]
Schopenhauer’in Hegel karşısındaki tavrı ise bütünüyle başkadır.
Onun hareket noktası esas olarak Kant’tır. Kant’ın fenomen ile “ kendinde şey “ arasında yaptığı ayrımdan hareket etmekle birlikte “kendinde şeyin “bütünüyle bilinemez olduğu sonucunda durmaz. İnsan kendisini dışarıdan bir beden, içeriden ise isteyen bir varlık olarak tanır.[6]
Schopenhauer buradan kendi metafiziğinin merkezine ulaşır:
Dünyanın özü istemedir.
Ancak bu isteme, aklın yönettiği bilinçli ve tarihsel bir güç değildir. Kör, doyumsuz ve sürekli isteyen bir itkidir.[6]
İnsan ister.
İstediğine ulaşamadığında acı çeker.
Ulaştığında kısa süreli bir doyuma kavuşur.
Ardından yeni bir istek doğar.
Hayat böylece istek, doyum, yeniden istek ve yeniden doyumsuzluk arasında sürüp gider. Schopenhauer’in insan hakkındaki karamsarlığının metafizik temeli burada bulunmaktadır.[6]

Devamı var…
 

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız