İyiliğin Görünmez Faturası
Geçen gün bir sohbetin içinde yine o tanıdık cümleyi duydum:
“Ben onun için neler yaptım…”
Bu cümle genellikle tek başına gelmiyor. Arkasından mutlaka başka cümleler sıralanıyor:
“Şimdi beni nasıl dinlemez?”
“Bana bunu nasıl yapar?”
“Benim sözümü nasıl çiğner?”
Konu iyilik diye başlamıştı ama birkaç cümle sonra iyilik, hesap sorma hakkına dönüşmüştü.
İnsan bazen birinin zor gününde yanında bulunuyor, iş bulmasına yardım ediyor, belki evini açıyor. Sonra yıllar geçiyor ve bütün bunlar tek bir cümleyle yeniden masaya konuyor:
“Ben senin için bunları yapmışken…”
Fatura zihinde çoktan hazırlanmış.
Vadesi belirsiz.
Faizi duygusal.
Galiba iyilikle ilgili en büyük yanılgımız da burada başlıyor.
Karşılık beklemediğimizi söylüyoruz ama bazen beklediğimiz karşılık para değil; sadakat, onay, hatta bize danışılması.
Karşımızdaki insanın hayatını, bizim kırılmayacağımız şekilde yaşamasını istiyoruz.
Yani parayı geri istemiyoruz belki ama hayatında söz hakkı istiyoruz.
Bunu açıkça söylemek pek hoş durmuyor elbette. Kimse çıkıp da “Sana yardım ettim, artık seni kontrol etmek istiyorum” demiyor.
Onun yerine daha tanıdık cümleler kuruluyor:
“Senin iyiliğini düşünüyorum.”
“Ben olmasaydım bugün burada değildin.”
Bence asıl mesele de bu son cümlede başlıyor.
Çünkü birine yardım etmek, onun hayatı üzerinde söz sahibi olmak anlamına gelmiyor.
Bir insanın düştüğü yerde elini tutmuş olabilirsiniz. Ama ayağa kalktıktan sonra hangi yöne yürüyeceğine siz karar veremezsiniz.
Ne var ki bazı insanlar, uzattıkları elin kendilerine böyle bir hak verdiğini sanıyor. Karşısındaki kendi yoluna gitmek istediğinde de buna nankörlük diyor.
Oysa her nankörlük hikâyesinde gerçekten nankör biri olmayabilir.
Bazen yalnızca, kendisine yapılan iyiliğin bedelini hayatıyla ödemek istemeyen biri vardır.
Elbette iyilik yapan insan kıymetinin bilinmesini, yaptığı şeyin unutulmamasını ister. İhtiyaç duyduğunda aynı yakınlığı görmeyi beklemesi de çok insani.
Sorun, bu beklentinin zamanla bir hakka dönüşmesinde:
“Ben yaptım, o hâlde sen de yapmak zorundasın.”
İyilik tam da o anda karşılıksız bir davranış olmaktan çıkıyor. Karşı tarafın şartlarını bilmediği ve hiç imzalamadığı bir sözleşmeye dönüşüyor.
Üstelik bu sözleşmenin bedeli çoğu zaman para değil.
İnsanın kendi kararlarını verirken hissettiği suçluluk:
“Acaba ona ayıp mı ediyorum?”
“Bana yaptıklarını yüzüme vurur mu?”
“Bunca şeyden sonra hayır demeye hakkım var mı?”
Var.
Çünkü birinin size yaptığı iyilik, sizin sınırlarınızı iptal etmez.
Minnet duymak; boyun eğmek ya da hayatınızın yönetimini bir başkasına devretmek değildir.
İyilik, karşısındaki insanın özgürlüğünü azaltmaya başladığında artık yalnızca iyilik olarak kalmıyor.
Yardım etmek başka şeydir, o yardımı bir insanın hayatına müdahale etme gerekçesine çevirmek başka.
Bir insanın elinden tutabilirsiniz. Ama yönünü siz belirleyemezsiniz.
Çünkü iyilik, sonradan kullanılmak üzere biriktirilen bir alacak değildir. Günün birinde önünüze hesap olarak konuyorsa, belki de size sunulan şey yalnızca iyilik değildir.
İnsan elbette yapılan iyiliği unutmaz.
Ama teşekkür etmek başka şeydir, hayatının direksiyonunu teslim etmek başka.
Minnet kalpte taşınır.
Boyunda değil.