GÜLMEKTEN ÖLECEĞİZ!

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
GÜLMEKTEN ÖLECEĞİZ!

Bütün olumsuzluklarına rağmen sosyal medyayı izliyor olmanın, önemli bir nedeni de oradan alınan parodik tat olmalı… Fakat, amaçlanmış, yani sanat kertesine çıkmış bir parodi olmadığı da bir gerçek bu icra edilenlerin... Bu mecralarda yoğun bir şekilde maruz kaldığımız kendini gösterme gayretinee, ağdalı romantizme, eklektik bilgiçliğe, kıyakçı yandaşlığa, ipinde değil nihilizmine ve kaba hazcılığa ‘istemsiz parodi’ adını takabiliriz.  

Mankenlerden edinilmiş pozlar verip, tenini ipeksi bir buğuyla rötuşladıktan sonra fotoğraf altına, bırakın kitabını bir şiirini bile okumadığı ölmüş ünlü şairlerin sahte şiirlerinden birinden alıntılanmış iki dizeyi koyan insanlar bunu yaparken bizi ne ölçüde güldürdüklerinin farkındalar mı acaba?

Şair sıfatıyla size arkadaşlık yollayıp, yaş gününü kutladığı dayısının oğlunun ne muhteşem bir insan olduğunu anlattığı paylaşımını beğenmenizi bekleyen birinin idraksizliğinin amaçlı bir espri duygusuna sahip olmayacağı muhakkak ama yine de insanı gerçek parodiler kadar güldürüyor. Kaybettiği ana babasına internet üstünden hayır dua yollayanlardan söz etmiyorum bile!

Bakıp gülüyoruz.
Ne yapalım? Öfkeden kuduralım ya da ağlayalım mı?

*
Ya şu televizyon yorumcuları? O cenah da bütün ciddiyetleriyle mizah üretmekte… Sosyal medya ile yetinmeyerek, televizyon kanallarında öfkeliymiş, imanlıymış, zafer kazanmış gibi istemsiz eristik parodiler sunuyorlar. Eş arama ve yemek yapma programları -adlarını anmayayım- insanı gülmekten öldürmek için tasarlanmış pek ciddi şeyler sanki…

*
Ama asıl gösteri politikacılarda. Partilerine yapılmış hazine yardımıyla ya da işlerine aracılık ettikleri kalantorlarca bağışlanmış “S” Mercedes’lere arlanmadan binebilen, oturduğu görkemli koltuklardan işine gelmeyince “oynamayacağım artık!” deyip kalkan, yurttaşı azarlayan, kahkahayı yeterli bulmayınca (siz alkışı anlayın) Drakula maskesi takıp halkını tehdit eden bu karakterler kadar parodik tipler hangi çağda nerede görülmüştür!

Ne yapalım? 
Öfkeden kuduralım ya da ağlayalım mı?

*
Mesele şu aslında: Çağdaşlığa gecikmiş, eğitimi düzeysizleşmiş, demokrasisi yerli yabancı sponsorların elinde yüzeyselleşmiş; inanıcı, iman ve ahlakı ritüelistik bir yararcılığa indirgenmiş olan seyirci (seçmen), icra edilen bu sanatın bir parodi olduğunu ne yazık ki anlamıyor. Oynanan parodiyi ciddiye alıp karşıt karakterler üstünden amansızca kavgalara giriyor. Karagözcü ile Hacivatçılar arasında küskünlük ve kavga baki; arızi olarak, cinayet bile işleniyor.

Ne yapalım? 
Öfkeden kuduralım ya da ağlayalım mı?

*
Geçenlerde sahilde yürürken adı nedense “Bilboard” olarak konmuş bir “ilan tahtasına gözüm kaydı ve yine gülmekten kendimi alamadım: Beldesi için çalışmak yasal görevi olan bir belediye başkanı, “Beldemiz için Çalışıyoruz!” sloganı yazılı bir afişi kaplayan çok rötuşlanmış portresiyle bana bakıyor! İnsan gülmez de ne yapar?

“Ya ne için çalışacaktın sayın başkan, başka şehir için mi? Yan gelip yatabilirsin diye mi seçmiştik seni” dedim ona. Ekledim:  “Aferin sana!”.

Belli ki, bu tür duyurular parodik olmanın (siz iletişim anlayın) bütün unsurlarını taşısın diye doktorası Avrupa malı danışmanlar tutuyor, bol sıfırlı paralar ödüyor bunlar!  “19 Mayıs bayramınız kutlu olsun!” yazıp, afişi büsbütün kaplayan vesikalık fotoğraflarını armağan ediyorlar gençliğe. Ne müşfikler değil mi... Hınzır bir genç olsam, kankalarımı toplayıp bir gece bu afişler üzeninde ne sanatsal çalışmalar yapardım!

Ne yapalım? 
Öfkeden kuduralım ya da ağlayalım mı?

*
MÖ (Melih’ten Önce) bir belediye başkanının kamu parası harcayıp, kentin önüne geçen bir kibirle posterlerini her yere astırmasını düşünmek bile ayıptı! Ama zaman hızlı akıyor, değerler nasıl baş döndürücü değişiyor. Ve bize  “pirzola yiyemediğimiz içi” için olanlara bol bol gülmek düşüyor.

Dün, bir arkadaşıma açtım bu konuyu. Dopdoluymuş: “Yahu siz belediye başkanısınız, henüz Anadolu Beylikleri dönemine geri dönmedik bre! İndirin şu posterlerinizi, bırakın reklam dilini, aptal yerine koymadan konuşun bizimle…” diyerek, verdi veriştirdi başkanlara. Öyle ciddiydi ki, bu ciddiyetinin kendinin başkan olamamasıyla bir ilgisi olmalı diye bile düşündüm. “Evet oy verdik size; ne yapsaydık yani” diye sürdürdü. “Vallahi, şu televizyondaki popüler Güldür Güldür programı ve Cumhuriyet çizeri Behiç Pek de olmasa, bu ilkel ciddiyet ve kasvetten kas katı kesilmiş olduğumuz vehmine kapılacağım…”  İyi… Sonunda mizahta buluştuk hiç olmazsa…

Hakikaten, nerede o “Hoca Nasrettin gibi gülen” halk?  Aziz Nesin ve Muzaffer İzgü gibi çok okunan mizah edebiyatçılarının kökü kesilmedi de biz mi koptuk o dünyadan yoksa? 
Nerede Metin Eloğlu, Can Yücel hinliği ve duyarlığı şiirde, Orhan Veli dokundurması inceden? Behiç Ak gülümsetmek isterken bile neden görkemli kalıyor?  Yapayalnız olduğu için olmasın?  Oğuz Aral’ın üflediği güçlü nefesten başlayıp bir tayfuna dönüşen Gırgır ve devamındakilerden bize ne kaldı? Cem Yılmaz, Yılmaz Erdoğan mı?  Ot, Öküz, İnek filan derken kala kala bir ahır kültürü mü?

Sormak haktır. Cevaplamak, ihtiyar…

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız