Güven Duygumuzu Öldürdüler!
Güven duygusu, genellikle sürekli tekrar eden ihanetler, yalanlar, verilen sözlerin tutulmaması, duygusal istismar, manipülasyon ve şiddetli travmatik yaşantılar sonucunda zedelenir veya tamamen yok olur. Güven duygusu öldüğünde, tam da bu noktaya gelindiğinde, bu süreçte, karşı tarafın niyetlerinden şüphe duyma ve kendini savunma mekanizmaları devreye girer.
Güven duygusunun yıkılması, insan psikolojisinde derin yaralar açarak, zincirleme travmatik etkilere yol açar. Güvenin yok olması tek bir olayla kalmaz; kişinin kendine, dünyaya ve diğer insanlara bakışını kökten değiştirir. Hatta “ bağlanma hasarları” yaratır. Böylece “ kronik şüphecilik”, “ yakınlık korkusu”, “ sosyal izolasyon” kişinin yeni özellikleri olur. Dahası kendini “ aşırı eleştirme”, “ yetersizlik ve değersizlik hissetme” ve “ kendi kararlarına güvenememe” gibi kişisel yıkımlara yol açar!
Güvensizlik; “ güvenli dünya inancının kaybına”, “ sürekli tetikte olma” gibi rahatsız edici ve korkulu bir sürece evirildiğinde ise; stres, anksiyete ( endişe) ve depresyona götürür.
Toplumsal güven duygusunun katledilmesi ise, bireysel olandan daha da kötüdür. İnsanların yardımlaşma ve iyilik duygularını sömürerek para toplayan, bağış alan, ama onları yardımlarda değil de, kişisel çıkarları için kullanan bazı dernekler, vakıflar ve kurumlar, foyaları meydana çıkınca her ne kadar cezalandırılsalar da, toplumun güven duygusunu ve yardımlaşma isteğini yerle bir ederek, en büyük kötülüğü yapmışlardır.
Bu tür olaylar, toplumsal dokuyu bir arada tutan görünmez bağların kopmasına yol açarak, kitlesel bir yalnızlaşma, neye güveneceğini bilememe, kurumsal çöküş, adalete inancın bitmesi ve ekonomik istikrarsızlık zincirini tetiklemiştir. Sonunda, yaşanan güven krizi, toplumsal ölçekte kolektif bir paranoyaya dönüşür. Bu güne kadar yaşanılan onca olay, ve dolandırıcılık, pek çok insan için; “sosyal çözülme” gibi olumsuzluklara ve yardımlaşma duygusunun ortadan kalkmasına neden olmuştur aslında. Keşke olmasaydı…