“Ruh Pazarı”
Geçen gün Faust’u anlatan kısa bir videoya denk geldim.
Eskiden olsa sadece edebi bir hikâye gibi izler geçerdim.
Bir adam.
Bir anlaşma.
Bir hırs hikâyesi…
Ama insan bazı şeyleri yaşadıktan sonra, bazı karakterleri kitapta bırakamıyor galiba.
Çünkü Faust aslında sadece şeytanla anlaşma yapan bir adamın hikâyesi değil.
Bir insanın…
Kendinden yavaş yavaş uzaklaşmasının hikâyesi biraz da.
Son zamanlarda etrafıma bakınca bunu daha çok düşünüyorum.
Herkes kendini anlatırken artık aynı dili kullanıyor çünkü.
“Ben çok değerliyim.”
“Ben kolay ulaşılacak biri değilim.”
“Benim bir standartım var.”
"Ben bu işin Vakko'suyum."
“Beni isteyen bedelini öder.”
İnsan bir yerde durup şunu düşünüyor:
Ne zaman bu kadar “fiyat” konuşmaya başladık?
Eskiden insanlar karakterini anlatırdı.
Şimdi herkes kendi piyasa değerini anlatıyor.
Ve bu çağ bunu başarı gibi gösteriyor.
Ne kadar ulaşılmazsan o kadar özel,
ne kadar yoğunsan o kadar önemli,
ne kadar pahalıysan o kadar değerli sayılıyorsun.
Belki de bu yüzden artık herkes çok profesyonel…
Ama çok yorgun.
Çünkü bazı insanlar hayatı o kadar profesyonel yaşamaya başlıyor ki…
Bir süre sonra kalplerini bile ihale usulü açıyorlar.
Kim daha çok şey katacak?
Kim daha prestijli?
Kim daha “doğru yatırım”?
İnsan ilişkileri bile bazen şirket toplantısı gibi.
Ve işin garip tarafı şu:
İnsan büyüdükçe her şeyi kazanabiliyor belki…
Ama bazı şeyleri kaybettiğini çok geç fark ediyor.
Mesela iç huzurunu.
Mesela samimiyetini.
Mesela hiçbir şey hesaplamadan sevildiği halini.
Belki de modern çağın en büyük yorgunluğu bu.
Herkes kendi değerini yükseltmeye çalışırken…
Ruhuna ne olduğunu unutuyor.
Ben Aslı.
Belki de mesele ruhunu satmak değildir artık.
Belki mesele…
Ruhunu ne zaman fiyatlandırmaya başladığını fark etmemektir.
Biz de… Bir sonraki cümlede görüşürüz.