Feminizm: Virüsten Kansere Bir Davranışsal Çöküntü Örneği
“Feminizmin kadınlara verdiği en büyük zarar; kadınları, davranışlarının bir sonucu ve uzun süren etkilerinin olmayacağına inandırması oldu.”
Tarihin en büyük kitle katliamcısından bir alıntı ile başlayayım. Mart 1927’de Mao’nun Hunan’daki Köylü Hareketine İlişkin Bir Araştırma Raporu’nda; Mao, kadınların diğer baskıcı sistemlere ek olarak kocalarının boyunduruğu altında bulunduğunu da savunur. Yaptığı devrimle beraber kadınları da kocalarının boyunduruğundan kurtarmalıydı. Çünkü; erkek kadın fark etmeksizin stabil ve rahat aile yaşamına sahip insanların yaşadığı ülkelerde, kitle katliamcısı ruh hastalarının yönetimi ele geçirmesi fazlasıyla zordur.
Şuraya TÜİK verilerini de bırakayım da belki lazım olur. 1962 yılında Scientific American dergisinde John B. Calhoun tarafından bir çalışma yayınlandı. Çalışmanın başlığı “Population Density and Social Pathology (Popülasyon Yoğunluğu ve Sosyal Patoloji)” hemen o başlığın altında çalışmayı kısaca özetleyen bir cümle var;
“Laboratuvar ortamında yetiştirilen farelerin sayısının sınırlı bir alanda artmasına izin verildiğinde, farelerde son derece anormal davranış kalıpları gelişir ve bu durum popülasyonun yok olmasına bile yol açabilir.”
John B. Calhoun’un tanımladığı davranışsal çöküntü içinde olduğumuz gerçeğinin artık kimse tarafından inkar edilebilir bir seviyede olduğunu düşünmüyorum. Ancak laboratuvar fareleri üzerinde yapılan bu deneyden farklı olarak şu anda içinde bulunduğumuz durumun sebebi bir popülasyon yoğunluğu kaynaklı değil.
(Arada belirtmeden geçmemek lazım ki; her ne kadar içinde bulunduğumuz durum popülasyon yoğunluğu kaynaklı olmasa da... Kötü planlanmış şehirler; ne insanların yaşam kalitesine, ne de davranışsal çöküşe olumlu katkıda bulunmuyor.)

Boşanma Oranları
Farelerdeki davranışsal çöküntünün ilk aşaması yeme alışkanlıklarındaki bozulma ile ortaya çıkıyor. Fareler kalabalık gruplar halinde yemek yemeye başlıyorlar. Arkasından davranışlardaki bozulma hızla devam ediyor. Fareler devamında ebeveynlik görevlerini bırakıyor ve bütüncül bir davranışsal çöküş başlıyor. Aslında çalışma, burada hepsini anlatamayacağım kadar uzun ve kapsamlı ancak bu yazının konusu içinde kalmak amacıyla çok küçük bir kısmına odaklandım.
Bir alıntı daha yaparak devam ediyorum; Theodore John Kaczynski, Endüstriyel Toplum ve Geleceği isimli manifestosunda modern solun bir psikopatolojisini çok güzel açıklıyor.
“Aşırı Sosyalleşme”. Kısaca tanımlandığında aşırı sosyalleşme; dışa kapalı bir grubun üyelerinin grubun normlarına itaat etmesi ve dışarıya karşı farklı, grubuna ait olanlara karşı farklı bir tutum sergilemesini sağlamak için uygulanan sosyo-psikolojik programlama sürecidir. Bunun en iyi gözlemlenebileceği yer kült yapıların psikopatolojileridir. Aşırı sosyalleşme; insanları hem bireysel otonomilerini geri kazanmak hem de içinde bulundukları durumda akıl sağlıklarını mümkün olduğunca koruyabilmek için, içgüdüsel olarak isyan etmeye mecbur bırakır. Bu isyanlar; durumu teşhis edecek bilgiye sahip olmayan insanlar tarafından çoğunlukla davranış bozuğu olarak algılanır. Oysa ki kült yapılar, bu durumu bilinçli olarak yönlendirir ve aşırı sosyalleşme sürecindeki insanları hem kendi gruplarına duygusal olarak bağlamak için, hem de grupları dışındaki insanların onları kabullenmeyeceğini telkin ederek, aidiyet duygusunu sadece kendi gruplarına dahil olursa hissedebileceğine inandırmak için hedefe aldıkları kişide sürekli bir dışa karşı isyan tetiklemeye çalışırlar. Çoğu zaman başarılı da olurlar.
Günümüzde, aşırı sosyalleşmenin aracı olarak sosyal medya kullanılmakta. Avrupa Parlementosu’nun PE 743.341 numaralı Mart 2023 tarihli raporunda sosyal medyanın özellikle kadınlar ve genç kızlar üzerindeki etkileri inceleniyor. Bu rapora göre kadınlar ve genç kızlar sosyal medyayı erkeklerden daha fazla kullanıyor. Yine aynı raporda sosyal medyanın kadınlar üzerindeki olumsuz psikolojik etkilerine fazlası ile değinilmiş.
Burada raporun tamamına değinmeyeceğim isteyen okuyabilir. Sadece raporun analizlerinin birkaçının hataları üzerinde durmam gerekiyor. Raporda dikkatimi çeken şeylerden birisi erküre (manosphere) oldu. Açık olmak gerekirse ben erküre denen şeyin toplumsal yapıda büyük bir probleme yer açacağını düşünmüyorum. Çünkü bu tarz yayınlar her ne kadar izlenirse izlensin etkileri detaylıca incelendiğinde izleyenlerin küçük bir kısmının haricinde pek de etkili olmadığı açıkça görülüyor.
Ancak beni gerçekten tedirgin eden bir durum var. Raporda da bahsediyor ancak ben biraz durumu açayım. MGTOW denen bir hareket. Aslında hareket olarak adlandırmak doğru değil. Açılımı Men Going Their Own Way (Kendi Yolunda Giden Erkekler) 2010’ların sonuna doğru ortaya çıkmıştı. Feministler o zamanlarda da durumu doğru analiz edememişti. Bu hareketi; durumdan kendine kazanç sağlamaya çalışan manipülatör-dolandırıcıların kurdukları fuhuş şebekelerinden ibaret zannetmişlerdi. Benim fikrimi soracak olursanız ben o şebekelerin sosyal medyadaki izlenme sayılarının, tren enkazı fenomeninin ötesinde olduğunu düşünmüyorum. İnsanların bir şeyi izlemesi, onayladığı veya doğru bulduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde bir insanı izleyip dinlemeleri de sözlerini dikkate aldığı anlamına gelmez.
Beni daha tedirgin eden başka bir hareket var. Yine hareket demek ne kadar doğru bilemiyorum ancak... M(Q)GTOW; Men (Quietly) Going Their Own Way ((Sessizce) Kendi Yolunda Giden Erkekler). Ocak 2025 tarihli Institute for Family Studies (Aile Çalışmaları Enstitüsü) araştırmasına göre 2016 ve 2018 yılları arasında yaşanan bir kırılma ile genç yetişkinlerin bekarlık oranlarında hızlanarak giden bir artış var. Artık insanlar tek gecelik ilişki bile kurmuyor.
Kapanış için son bir alıntı daha yapayım. Sir Isaac Newton’un fiziğin temelini oluşturan ilk yasası; “bir cisme etki eden net kuvvet sıfırsa, duran bir cismin durmaya, hareketli bir cismin ise sabit bir hızla düzgün doğrusal hareketine devam edeceğini belirtir. Başka bir deyişle, cisimler hareket durumlarındaki değişikliklere karşı direnirler.”
∑ 𝐹 = 0 => ∆𝑣 = 0