Antalya
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
27°

Bir Teologla Mucize ve Laiklik Üzerine Tartışma

YAYINLAMA:
Bir Teologla Mucize ve Laiklik Üzerine Tartışma

Bir Facebook paylaşımım üzerine başlayan tartışma, kısa zamanda mucize, akıl, nakil, laiklik, dinin toplumdaki yeri ve insan özgürlüğü meselesine kadar uzandı. Tartışmanın muhatabı, teolog dostum Rasih Ayral’dı. Kendisine teşekkür ederim; çünkü Namık Kemal’in söylediği  söylediği gibi, “Bârika-i hakikat, müsademe-i efkârdan doğar.” Yani hakikat kıvılcımı, fikirlerin çarpışmasından doğar.

Benim çıkış noktam şuydu: Sebepleri oluşmayan bir eylem vuku bulamaz. Durup dururken bir kadından çocuk doğmaz. Tabiat düzeni içinde ölüler dirilmez. Denizler asa darbesiyle ikiye ayrılmaz. Bunlara inanan insan, bunu aklî ve ilmî bir zorunluluk olarak değil, imanî bir kabul olarak benimser. İşte benim itirazım da tam burada başlar: Mucize, aklın ve bilimin konusu değil; inanç alanına ait bir kabuldür.

Rasih Ayral ise; mucizeyi klasik dinî tarifle açıkladı. Ona göre mucize, peygamberin Allah’ın izniyle karşısındakini aciz bırakacak şekilde gösterdiği olağanüstü hâldi. Kur’an, Hz. Muhammed’in mucizesi; Kızıldeniz’in yarılması Hz. Musa’nın mucizesi, ölülerin diriltilmesi ise Hz. İsa’nın mucizesiydi. Yine onun ifadesiyle, mucizeyi inkâr insanı dinden çıkarırdı. keramet ise Allah’ın sevdiği kullarda görülürdü. Bunların  inkârı insanı dinden çıkarırdı..

Bu tarif, dinin kendi iç kabulü bakımından anlaşılabilir. İnanan insan kendi iman dünyasında mucizeye inanabilir. Buna kimsenin itirazı olamaz. Fakat benim söylediğim şey, bir inananın kendi iç dünyasında mucizeye inanıp inanmaması meselesi değildir. Benim itirazım, mucize anlatılarının tarihî, bilimsel ve toplumsal hakikat gibi herkese dayatılmasıdır. Tarihte teologlar bunu yapmıştır. Niezche; Teoloğun olduğu yerde üçkağıt uyumsuzluk ve hile vardır diyerek Teologları kutsal asalak olarak tanımlamıştır Deccal adlı eserinde. Dostum Rasih Ayral’ı bu tanımdan münezzeh tutarım.

Tartışmada, Hz. Musa anlatısı üzerinden küçük fakat öğretici bir tartışma da yaşandı. İlk paylaşımımda Musa’nın asasıyla Nil nehrini durdurduğu şeklindeki halk anlatılarına değinmiştim. Rasih Ayral, Hz. Musa’nın Nil’i değil Kızıldeniz’i yardığını söyledi. Teolog olmadığımdan cahilsin demeye getirdi. Elbette bu itiraz geleneksel dinî anlatı bakımından doğrudur. Fakat mesele biraz daha dikkatli ele alınmalıdır. Musa’nın bebekken annesi tarafından suya bırakılması hadisesi, Tevrat’ta Nil nehri çevresinde anlatılır. İslamî tefsirlerde ve bazı halk kitaplarında da Nil ifadesinin görülmesi bu bebeklik anlatısıyla ilgilidir. Buna karşılık Musa’nın Firavun’dan kaçarken kavmiyle birlikte geçtiği su, Kur’an’da özel ad verilmeden “deniz” diye anlatılır. Geleneksel yorum bunu Kızıldeniz olarak kabul eder. Bazı Batılı yorumlarda ise “Sazlık Denizi” veya “Kamış Denizi” şeklinde açıklanır. Bense bu deniz kavramını, genişliği bakımından karşı yakası görünmeyen su akıntısı olarak algılarım. Bu bağlamda Kuran’da geçen deniz lafzı Nil’dir. İdil nehrine Tatarlar deniz diyor. Bu laf Tuna nehri içinde geçerli.

Demek ki mesele, “Kim biliyor, kim bilmiyor?” meselesi değildir. Mesele, dinî metinlerin, halk anlatılarının, tefsirlerin ve tarihî yorumların birbirine karıştırılmasıdır. Fakat daha önemlisi şudur: Nil mi Kızıldeniz mi tartışması, asıl meseleyi değiştirmez. Benim temel itirazım, mucize anlatılarının bilimsel ve tarihî hakikat yerine geçirilmesidir.

Rasih Ayral’ın ikinci temel iddiası, bilginin iki kanaldan elde edildiği yönündeydi. Naklî bilgi ve aklî/müsbet bilgi. Ona göre Kur’an ve hadis naklî bilgiyi, müsbet ilim ise aklî bilgiyi temsil eder; biri diğerini destekler ve hakikat böyle ortaya çıkar.

Ben bu görüşe katılmıyorum. Çünkü naklî bilgi iman alanına, bilimsel bilgi ise deney, gözlem, eleştiri ve yanlışlanabilirlik alanına aittir. Bilim inan demez; “araştır, dene, ölç,sorgula” der. Din ise çoğu zaman “teslim ol” der. Bu iki alanı birbirine karıştırdığımızda ne din huzur bulur ne bilim gelişir ne de toplum barış içinde yaşayabilir.

Elbette Kur’an’da “akletmez misiniz?”, “düşünmez misiniz?” anlamında ifadeler vardır. Fakat tarih boyunca İslam dünyasının büyük meselesi, bu aklın gerçekten özgür bırakılıp bırakılmadığıdır. Aklın önüne vahyin, felsefenin önüne kelâmın, sorgulamanın önüne itaatin konduğu bir düzende gerçek anlamda özgür düşünce gelişemez. Gazâlî çizgisiyle İslam dünyasında felsefeye, sorgulamaya ve aklî düşünceye karşı derin bir güvensizlik doğmuştur. Türk milletinin bugün ihtiyacı olan şey, aklı korkutan bu karanlık değil; Yunus Emre’nin insanı, sevgiyi, irfanı ve gönül aydınlığını öne çıkaran çizgisidir.

Rasih Ayral, Yâsin suresindeki güneşle ilgili ayetleri örnek göstererek, modern bilimin bazı gerçekleri Kur’an’ın daha önce söylediğini savundu. Prof. Babuna yıllar önce TRGT.de elindeki değnekle anlattı. Feto’nun Sızıntı Dergisinin görevi bu idi. Bu durum, günümüzde çok sık başvurulan bir yöntemdir. Modern bilim bir bulguya ulaştıktan sonra, kutsal metinlerdeki sembolik veya şiirsel ifadeler geriye doğru bilimsel gerçek gibi yorumlanır. Oysa bilim, ayeti doğrulamak için çalışmaz; evreni anlamak için çalışır. Dinî metinlerdeki kozmolojik ifadeleri modern astronominin yerine koymak sağlıklı bir yöntem değildir.

Asıl ayrım burada ortaya çıkar: Bilim bilmediğini kabul eder, araştırır, yanılır, düzeltir, ilerler. Dogma ise cevabı baştan verdiğini sanır. Bilim henüz bilmiyoruz” deme cesaretidir. Dogma ise “zaten biliyoruz” rahatlığıdır. İnsanlık mucizeyle değil, bu sorgulama cesaretiyle ilerlemiştir.

Tartışmanın bir başka önemli noktası laiklikti. Rasih Ayral, “İslam tek doğru dindir”, “Bugün bütün insanlık İslam’dan sorumludur” ve “seçtiğin dinin kurallarına göre yaşamak o dinin şeriatıdır” diyerek meseleyi dinî sorumluluk üzerinden ele aldı. Ona göre devlet başkanı da yalnız insanların dünyevî işlerinden değil, uhrevî hayatlarından da sorumludur.

İşte laik Cumhuriyet tam da bu anlayışa itirazdır. Modern devlette yurttaş, devlet reisinin uhrevî sorumluluğuna bırakılmış bir tebaa değildir. Devletin görevi insanları cennete hazırlamak değil; dünyada adalet, güvenlik, özgürlük ve hukuk sağlamaktır.

Bir insanın içki içip içmemesi, ibadet edip etmemesi, mezar başında nasıl davrandığı, hangi dine inandığı veya inanmadığı vicdan alanına aittir. Başkasının hakkına zarar vermediği sürece devletin görevi bu tercihlere karışmak değildir. Devlet suç olan fiili düzenler; günah olduğu iddia edilen davranışı değil.

İslam tek doğru dindir” cümlesi bir Müslüman için iman cümlesidir. Bir Hristiyan kendi dininin hak olduğunu, bir Yahudi kendi inancının doğru olduğunu, bir Hindu, Budist, Tengrici, ateist veya agnostik kendi dünya görüşüyle yaşama hakkı bulunduğunu söyleyebilir. Eğer herkes kendi inancını devletin ve toplumun mutlak ölçüsü yapmaya kalkarsa dünyada barış kalmaz. Tarih boyunca akan kanın önemli bir kısmı da bu mutlak hakikat iddialarından doğmuştur.

Haçlı Seferleri, mezhep savaşları, Engizisyonlar, cihatlar, katliamlar ve ideolojik boğazlaşmalar hep aynı zihniyetin ürünüdür: “Benim hakikatim mutlak, seninki sapkındır.” Oysa insanlığın barışı, herhangi bir dinin ya da ideolojinin mutlak hâkimiyetinde değil; ortak akıl, ortak hukuk ve vicdan zemininde kurulabilir.

Laiklik, dine hakaret değildir. Laiklik, bütün inançların ve inançsızlığın hukuk önünde eşit olmasıdır. Devletin caminin, kilisenin, havranın, tarikatın, mezhebin ya da herhangi bir ideolojinin emrine girmemesidir. Laiklik, hiç kimsenin inancının başkasına kanun yapılmamasıdır.

Bu sebeple tartışmaya cevaben konu edilen “mezar başında rakı içmek” meselesi de tartışmanın özü değildir. İsteyen içer, isteyen içmez. İsteyen mezar başında dua eder, isteyen sessizce saygı duruşunda bulunur. İsteyen inancına göre yaşar, isteyen inançsız yaşar. Modern toplumun özü budur. Kimse kendi inancını, kendi mezhebini, kendi kutsalını herkes için mutlak doğru gibi dayatamaz. Asıl ilkellik buradadır. İnsanlık bu ilkellikten akıl, hukuk ve laiklik sayesinde kurtulabilir.

Yunus Emre’nin büyüklüğü de burada ortaya çıkar. Yunus, dini korku ticaretine ve menfaat hesabına indirgemez. O, birkaç huri, birkaç gılman, birkaç cennet nimeti için değil; saf iyilik, sevgi ve hakikat için konuşur. Yunus’un dini insanı küçültmez; büyütür. İnsanı korkuyla teslim almaz; sevgiyle olgunlaştırır.

“İlim ilim bilmektir,
İlim kendin bilmektir…”

diyen Yunus, sadece medrese bilgisini değil, insanın kendi nefsini, korkusunu, çıkarını ve cehaletini tanımasını da öğütler. Kendini bilmeyen insan, kendi inancını Allah’ın mutlak sesi; kendi yorumunu dinin tek hakikati; kendi hükmünü de herkesin boyun eğeceği yasa sanır.

Mehmet Âkif’in “dipdiri meyyit” dediği insan tipi de biraz budur: Diri görünür ama aklı ölmüştür; yürür ama sorgulamaz; konuşur ama yalnızca kendi dogmasını tekrar eder. Böyle insan, yaşayan bir beden içinde donmuş bir zihindir.

Benim kanaatim şudur: İslam dünyası, kendi dogmalarıyla ciddi bir hesaplaşma yapamadığı için akıl çağını tam anlamıyla yakalayamamıştır. Hristiyan dünyasında kilise dogmasına karşı çıkanlar arasında Jean Meslier gibi rahipler, Descartes gibi aklı merkeze alan düşünürler çıkmıştır. Avrupa’yı karanlıktan çıkaran da bu akıl cesaretidir. İslam dünyasında ise aynı ölçüde köklü bir aydınlanma yaşanamamıştır.

Bugün Türk milletinin ihtiyacı olan şey, Gazâlî karanlığında aklı teslim etmek değil; Yunus aydınlığında insanı, sevgiyi, vicdanı ve özgür düşünceyi yüceltmektir. Din vicdanda kaldığında saygındır. Devletin sopasına dönüştüğünde tehlikelidir. İman bireysel kabul olduğunda haktır. Herkese kanun yapılmak istendiğinde baskıdır. Akıl özgür kaldığında insanı büyütür. Dogma hâkim olduğunda toplumu çürütür.

Benim sözüm kişilere değil, zihniyetedir.

İnananın inancıyla kavgam yoktur. Benim itirazım, inancı aklın yerine koyan, mucizeyi kanunlaştıran, kutsalı menfaat kapısına çeviren anlayışadır.

İsteyen inancına göre yaşar.
İsteyen aklına ve vicdanına göre yaşar.
İsteyen içer, isteyen içmez.
İsteyen ibadet eder, isteyen etmez.
Ama hiç kimse kendi inancını başkasına mutlak doğru diye dayatamaz.

Din, insanın gönül dünyasında bir inanç olarak kalırsa saygındır. Fakat aklın, bilimin, hukukun ve devletin yerine geçerse hem dine hem insana zarar verir.

Düşüncelerimi  ifade etme fırsatı yaratan Rasih Ayral teşekkürü hakkediyor.

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız