Kimse görmüyor ama herkes savaşıyor
Ayna karşısında bir kadın durur.
Dışarısı ne kadar gürültülü, içerisi ne kadar dağınık… Kimse bilmez.
Elini uzatır.
Ruju alır.
Dudaklarına yavaşça sürer.
Kimseye hazırlanır gibi değil.
Kendini toparlar gibi.
Çünkü bazı kadınlar…
Güzel görünmek için değil,
yıkılmadığını kendine hatırlatmak için hazırlanır.
1940’lar Londra’sı…
Siren sesleri, kesintiye uğrayan hayatlar, karneye bağlanan gündelik ihtiyaçlar…
Ama bir şey dikkat çeker:
Kırmızı ruj üretimi durmaz.
Bir taraf onu yozlaşma sayar.
Diğer taraf, toplumun moralini ayakta tutan bir sembol olarak görür.
Ve kadınlar…
Vazgeçmez.
Çünkü mesele şıklık değildir.
Mesele şudur:
“Beni korkutabilirsin…
Ama beni yok edemezsin.”
Bugün siren yok.
Ama içimiz hâlâ sessiz değil.
Kimse sığınaklara inmez…
Ama herkes kendi içine çekilir.
Yarım kalmış cümlelerle
Söylenmemiş duygularla
İçten içe çöken ilişkilerle
Yaşanır.
Sabah olur.
İnsan hazırlanır.
Hayat devam eder.
Kimse sormaz:
“Gerçekten iyi misin?”
Çünkü herkes aynı rolün içindedir:
İyiymiş gibi.
Kırmızı ruj hâlâ sürülür.
Ama artık savaş uçaklarına karşı değil…
İçimizde kopan sessiz fırtınalara karşı.
Bir cümle gibi değil…
Bir duruş gibi:
“Toparlanıyorum.”
Bazı insanlar güçlü görünür.
Çünkü başka seçenekleri yoktur.
Bazıları gülümser.
Çünkü çökerse toparlanamayacağını bilir.
Ve en acı gerçek şudur:
Kimse kimsenin neyle savaştığını bilmez.
Belki de bu yüzden…
En sessiz savaşlar en ağır olanlardır.
Çünkü tanık yoktur.
Alkış yoktur.
Anlayan yoktur.
Sadece sen varsındır.
Bir de aynadaki hâlin.
Ve bazen karar çok basittir:
Toparlan.
Devam et.
Çünkü bazı savaşlar silahla verilmez.
Bazı direnişler sessizdir.
Ve gerçek şu:
Her sabah insanlar…
Parçalarını toplayıp hayata çıkar.
Kimseye göstermeden.
Ve bazı insanlar…
En büyük savaşını, en iyi göründüğü gün verir.
Ben Aslı.
Bazı hikâyeler tek bir cümleyle başlar.
Biz de… Bir sonraki cümlede görüşürüz.