“Önce Tepki, Sonra Gerçek...”
Temmuz 1518.
Dönemin anlatılarına göre Strasbourg’da bir kadın sokağa çıktı ve dans etmeye başladı.
Ortada düğün yoktu. Kutlama yoktu. Başlangıçta müzik de yoktu.
Dans bir günle kalmadı.
Sonra başkaları katıldı. Günler ve haftalar içinde sayı arttı; tarihsel kayıtlarda yüzlerce kişinin bu tuhaf hareketliliğin parçası hâline geldiği anlatılıyor.
Bugün 1518 Strasbourg Dans Vebası diye bildiğimiz olayın kesin nedeni hâlâ bilinmiyor.
Benim aklıma ise başka bir soru takılıyor:
Bir insanın davranışı ne zaman kalabalığın davranışına dönüşür?
O yılların Strasbourg’una biraz yakından bakınca, sokakta dans eden insanlardan önce zor koşullar altında yaşayan bir şehir görüyoruz.
Kötü hasatlar, hastalıklar, geçim sıkıntısı ve dönemin güçlü dinsel inanışları…
Yani en azından bazı tarihçilerin açıklamasına göre, o sokakta dans başlamadan önce şehir zaten uzun süredir başka bir ritimle sallanıyordu.
Kaygıyla.
Olayı açıklamak için zaman içinde farklı görüşler ortaya atıldı. Bunlardan biri, çavdarda gelişebilen ergot mantarının yol açtığı zehirlenmeydi. Ancak bu açıklamaya, belirtilerin günler süren ve belli ölçüde koordinasyon gerektiren hareketleri açıklamakta yetersiz kaldığı gerekçesiyle itiraz edildi.
Tarihçi John Waller’ın üzerinde durduğu açıklamalardan biri ise ağır toplumsal stresin, dönemin inanç dünyasıyla birleşerek kitlesel psikojenik bir olaya dönüşmüş olabileceği.
Burada küçük ama önemli bir ayrım var.
Kitlesel psikojenik hastalık, basitçe “insanların birbirinden etkilenmesi” demek değil. Ortak bir fiziksel neden saptanmadan, bir topluluk içinde gerçek bedensel belirtilerin ortaya çıkması ve yayılmasıyla ilişkilendirilen çok daha özel bir durum.
Dolayısıyla Strasbourg’daki insanların yaşadıklarıyla bugün sosyal medyada gördüğümüz davranışların aynı şey olduğunu söylemek doğru olmaz.
Ama beş yüz yıl arayla ikisine de bakarken aynı soruyu sorabiliriz:
Kalabalığın tepkisi, bizim bir olayı nasıl algıladığımızı ne kadar etkiliyor?
Sabah telefonunuzu açıyorsunuz.
Birileri birine çok kızmış.
Henüz ne olduğunu bilmiyorsunuz.
Bir video görüyorsunuz. Altında yüzlerce yorum. Sonra başka bir paylaşım geliyor. Ardından bir başkası.
Ve bir süre sonra olayın ne olduğunu öğrenmeden, olay hakkında ne hissetmeniz gerektiğini öğrenmiş oluyorsunuz.
Bence bugünün asıl tuhaflığı burada.
Çünkü önümüze yalnızca bilgi gelmiyor.
Bilgiden önce bazen onun yanında hazır bir duygu da geliyor.
Kızılacak.
Savunulacak.
Alkışlanacak.
İptal edilecek.
Üstelik ekranda aynı tepkiyi tekrar tekrar görmek, o tepkinin ne kadar yaygın olduğu konusunda da bize bir fikir veriyor.
Ama gördüğümüz kalabalık gerçekten çoğunluk mu?
Yoksa yalnızca en görünür olanlar mı?
Bu ayrım önemli.
Çünkü insan başkalarının tepkisini yalnızca izlemiyor; bazen onu olay hakkında bilgi edinmenin kısa yolu olarak da kullanıyor.
Başkalarının korkusundan tehlikenin büyüklüğünü, başkalarının öfkesinden suçun ağırlığını, başkalarının ilgisinden bir şeyin ne kadar önemli olduğunu çıkarmaya çalışıyor.
Sosyal medya üzerine yapılan araştırmalar da burada ilginç bir ayrım gösteriyor.
Örneğin çevrimiçi ahlaki öfke üzerine yapılan çalışmalar, insanların çevrelerinden aldıkları sosyal geri bildirimlerin ve içinde bulundukları grubun ifade biçiminin, daha sonra öfkeyi nasıl ifade ettiklerini etkileyebildiğini gösteriyor.
Ama dikkat:
Bu, herkesin gerçekten aynı öfkeyi hissettiği anlamına gelmiyor.
Belki de bazen bulaşan şey duygunun kendisinden çok, o ortamda hangi tepkinin verileceğine dair bilgidir.
İşte burası bana daha ilginç geliyor.
Çünkü o zaman mesele yalnızca “Kalabalık beni etkiliyor mu?” olmaktan çıkıyor.
Ben ne zaman kendi tepkimi oluşturdum?
Olayı öğrendikten sonra mı?
Yoksa başkalarının tepkisini gördükten sonra mı?
Üstelik bir duygunun başkalarından etkilenmiş olması, o duyguyu otomatik olarak yanlış da yapmaz.
Bir haksızlığa binlerce kişi öfkeleniyorsa, benim de öfkelenmem sırf başkaları öfkeli diye sahte değildir.
Mesele kalabalıkla aynı şeyi hissetmek değil.
Mesele, neden aynı şeyi hissettiğimizi bilip bilmediğimiz.
Çünkü kalabalığın ne düşündüğünü görmek başka şey, kalabalığın düşündüğünü kendi düşüncemiz sanmak başka.
Belki Strasbourg’dan bugüne taşımamız gereken şey de “insanlar birbirine davranış bulaştırır” gibi kolay bir sonuç değil.
Daha rahatsız edici bir soru.
1518’de bir sokakta dans eden insanların ne yaşadığını bugün kesin olarak bilmiyoruz.
Ama bugün kendi ekranımızın karşısında bir avantajımız var:
Önümüzdeki olayı öğrenmeden önce, başkalarının onun hakkında ne düşündüğünü görebiliyoruz.
Belki sorun da tam burada başlıyor.
Çünkü bazen önce olay geliyor, sonra fikrimiz oluşuyor.
Bazen ise önce kalabalığın ritmini duyuyoruz.
Sonra kendi sesimizi onun içinden ayırmaya çalışıyoruz.
Ve galiba asıl soru şu:
Bu tepki gerçekten benim mi?
Yoksa ben, ne hissedeceğime karar vermeden önce kalabalık çoktan kararını vermiş miydi?