Yılmaz Güney cezaevinde Bir Suikast Girişimini Etkisiz Hale Getirmeyi Başarmıştı

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
Yılmaz Güney cezaevinde Bir Suikast Girişimini Etkisiz Hale Getirmeyi Başarmıştı

"Dünyanın en iyi filmlerinden bir bölümünde (Arkadaş, Hudutların Kanunu, Seyyithan-Toprağın Gelini, Umut, Ağıt, Yol, Sürü, Düşman, Duvar) Yılmaz Güney imzası vardır!"

Güney'in titizliği "Sürü"nün ilk yönetmeni Tunç Okan'ın işten uzaklaştırılmasına yerine de Zeki Ökten'in getirilmesine yol açmıştı...

Yine Güney'in titizliği "Yol"un ilk yönetmeni Erden Kıral'ın işten uzaklaştırılmasına yerine de Şerif Gören'in getirilmesine yol açmıştı...

12 Eylül 1980 askeri darbesine giden iç savaş günlerinde 17 Nisan 1979 tarihinde İstanbul Kadıköy Bahariye'deki Süreyya Sineması'nda, Yılmaz Güney’in senaryosunu yazdığı ve Zeki Ökten'in yönettiği Sürü filminin bir gösteriminde bomba patladı... Salondaki bir koltuğun altına bırakılan bombanın patlaması sonucunda ikisi ağır olmak üzere 11 kişi yaralanmıştı...

"Camları Kırın Kuşlar Kurtulsun" adlı anı kitabında Fatoş Güney eşi Yılmaz Güney'e cezaevinde bir suikast girişimi olduğunu ve Yılmaz Güney'in bıçaklı saldırganı başarıyla etkisiz haline getirdiğini de konu alıyor (sayfa : 226-227)...

I. François 1515 ile 1547 yılları arasında hüküm süren, Fransız Rönesansı’nın en önemli sanat ve kültür hamisi olan Fransa kralıdır. Kutsal Roma İmparatoru V. Charles'la (Şarlken) başa çıkabilmek amacıyla Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman ile tarihi bir ittifak kurmasıyla da tanınır.

Yılmaz Güney koskocaman bir açıkhava cezaevine dönüşen bir ülkeyi konu aldığı "Yol"la ilgili açıklamalarının belki de en önemlisinde Kanuni Sultan Süleyman'ın Fransa Kralı 1. François'e 1526'da yolladığı mektupta Kürt halkının topluca yaşadığı bölgeden "Kürdistan" diye söz edildiğini açıklamıştı...

Türkiye'de önde gelen aydınlardan, Rıfat Ilgaz 6, Sabahattin Ali birbuçuk, Mehmet Ali Aybar 1, Çetin Altan 2, Selahattin Demirtaş 10, Vedat Türkali 7, Behice Boran 4, Yılmaz Güney 11, Nazım Hikmet 13 , Kemal Tahir 12, Aziz Nesin 6, Orhan Kemal 5 yıl, Fakir Baykurt 226 gün cezaevinde tutulmuştu...

Nazım Hikmet: "Birtakım ülkelerde hukuk devleti aramak genelevlerde bakire kız aramak kadar manasızdır, gereksizdir...Bu ülkede adalet aramak, genelevde bakire aramaya benzer.”


Kemal Tahir: “Yılmaz Güney’in filmi ‘Seyyit Han –Toprağın Gelini’ karşısında büyük heyecan duydum. Bence halk sinemasının halka bir meseleyi nasıl anlatması gerektiğini en kaba, en kaba olduğu için de en kestirme yoldan gösteriyordu. Ulusal sinemamızın belli başlı ana yollarından birine işaret ediyordu.”

Arjantinli yönetmen Fernando Solanas'ın Paris'teki sürgün yıllarında çekip Yılmaz Güney'e adadığı 1985 yapımı "Tangolar: Gardel'in Sürgünü" (Tangos, el exilio de Gardel) filmi, Paris'te yaşayan Arjantinli mültecilerin hayatını ve aidiyet sorunlarını ele alır. Solanas, Paris'te tanışıp dostluk kurduğu Yılmaz Güney'e duyduğu saygının bir göstergesi olarak bu unutulmaz eserini ona ithaf etmiştir.

1983'te Yılmaz Güney'in "Yol" ve "Duvar"ının hayranlarından biri olan Fransız oyuncu ve şarkıcı Yves Montand Güney'in senaryosunu yazacağı ve yöneteceği bir filmde oynamayı kabul etti...Yılmaz Güney'in hastalanması ve ölmesi bu filmin çekilmesini engelledi...


Dünyaca ünlü İtalyan asıllı Fransız sanatçı Yves Montand, şair Nâzım Hikmet’in iki şiirini Fransızcaya uyarlayarak seslendirmiştir. Philippe-Gérard'ın bestelediği bu eserler, Montand’ın repertuarında ve sahne gösterilerinde yer alarak şairin evrensel sesinin dünyaya yayılmasına katkı sağlamıştır

Yves Montand'ın seslendirdiği Nâzım Hikmet uyarlamaları şu şekildedir:

Yves Montand’ın son dönem repertuarının dikkat çeken şarkıları arasında iki de Nazım Hikmet uyarlaması yer alıyordu. Ünlü şairin Dünyanın en tuhaf mahluku adlı şiiri Mon frère, En güzel deniz adlı eseri ise La plus belle des mers adıyla çevrilmişti Fransızcaya ve Phillppe-Gérard’ın besteleriyle müziğe uyarlanmıştı.

Mon frère (Kardeşim): Nâzım Hikmet’in 1947 yılında kaleme aldığı ünlü "Dünyanın En Tuhaf Mahluku" ("Akrep gibisin kardeşim") başlıklı şiirinin Fransızca çevirisidir.

La plus belle des mers (En Güzel Deniz): Şairin Piraye'ye yazdığı, 24 Eylül 1945 tarihli "En güzel deniz: henüz gidilmemiş olanıdır" dizeleriyle başlayan şiirinin Fransızca uyarlamasıdır.

UĞUR MUMCU'NUN YAZISI: YILMAZ GÜNEY'İN ARKADAŞ'I...


"Bizim sanat eleştirmenlerine yapıt beğendirmek "kadı kızı"na koca beğendirmek kadar güçleşti nedense...Yılmaz Güney'in "Arkadaş" filmi de aynı hışımla eleştirilmektedir şimdi...


Oysa Arkadaş bir konuyu beyazperdelerde şimdiye kadar görülmemiş düzeyde sağlam görüntülerle işliyor... Benim kanım bu...


Yılmaz Güney burjuva toplumunu, bu toplumun ahlak anlayışını, değer yargılarını, bir toplumcu aydın gözüyle yargılıyor... Burjuva ahlakı bütün canlılığıyla sergilendikten sonra yerine toplumcu ahlak ve devrimci yargılar konuyor.


Bu yapılırken de hiçbir yapmacık eklenti, hiçbir özenti göze çarpmıyor... Bir yazının, bir kitabın, bir tiyatro oyununun, bir filmin burjuva toplumunun bütün ilişkilerini hep birlikte eleştirerek çözüm yolları göstermesi olanaksızdır...


"Arkadaş" toplumun bir kesimine, bir yaşantı biçimine ışık tutarak, gerçekçi ve sağlam sonuçlara ulaştırıyor bizleri... Filmdeki kişiler toplum yaşantısının simgeleridir...


Her biri toplumun eleştirilecek birer kişiliğini canlandırıyor. Filmin kahramanı olan toplumcu aydın bu kişilerle ilişkilerinde devrimci tavrını ortaya koyuyor...Bunu yaparken de burjuva toplum içinde yozlaşan insanlara aynı tavrı takınmıyor.

Her birinin kişiliğini oluşturan özel koşulları bilerek davranıyor çevresine... İki ahlak anlayışı, ancak bu ölçüde sergilenebilir beyazperdede... Burjuva ahlakı bir yazlık yaşantının içinden alınarak yargılanıyor ve mahkum ediliyor... Bunun yerine konacak ahlakdışı anlayış da hemen beliriyor.

Sağlıklı dengeli bir devrimcinin bakış açısı burjuva yaşantısını aşarak seyirciye bir şeyler veriyor. Toplumcu ahlak anlayışıdır bu: Kökenini halkın yaşantısından, halkın bilincinde bulan, dünyayı emekçilerle birlikte değiştirmek isteyen bir aydının burjuva toplumu ile çelişen iç dünyasını gördük "Arkadaş" ta...


Bu aydın çevresini yargılıyor eleştiriyor ve her biri için çözüm yolları da öneriyordu... Gerçekçi sağlıklı dengeli çözüm yollarıydı hep bunlar... Bu film Anadolu'da gösterilecek halk tümüyle karşı olduğu bir dünyayı ve bu dünyayı değiştirmek isteyen anlayışın kişilik çizgisini görecek beyazperdede.


Kimlerin kendi ahlak anlayışı ile bağdaşmadığını, kimlerin emekçi halktan yana olduğunu görebilecek... Bu görüntüler halkın bilincini ve bilinçaltını canlandıracak, Burjuva toplumunu mahkum ettirecek halkın gözünde. Bununla da bitmeyecek bu ahlak anlayışının yerine, devrimci ve gerçekçi tavır belirlenecek iyiden iyiye...

"Arkadaş" sınıf gerçeğini kaba çizgilerle incelememiş konunun akışı içinde bu gerçek elle tutulur biçimde gözler önüne seriliyor. Kimin kimden yana, kimin kime karşı olduğu toplumun bir kesiminden verilen örneklerle güzelce canlandırılıyor. "Arkadaş" bu özellikleriyle hem Türk sinemasının hem de Yılmaz Güney'in öteki yapıtlarına göre bir aşamadır bana sorarsanız...


Fakat her nedense bazı sanatçılar ve eleştirmenler "armudun sapı, üzümün çöpü" örneği ayrıntılara ilişkin eleştirileri büyüteçlerle abartarak devrimci özlemlerle hazırlanan yapıtları bir kalemde harcayıveriyorlar... Gönlüm razı değil bunlara...Sanat toplumu değiştirmek için bir araçtır...

Bu aracı amaca ve ereğe göre kullananı desteklemek ona güç katmaktır bizim görevimiz... Emekçi halkın yaşamını hak arama özgürlüğünü burjuva toplumunun türlü ilişkilerini ortaya koyarak bunların çözüm yollarını göstermektir devrimci aydının işlevi. Yok "sanat sanat içindir" diyorsak o zaman ışık, kamera, çekim gibi öğelerle başlayıp yine bunlarla bitirmek gerekir eleştirileri. Oysa "Arkadaş" bir toplumcu ses getirmek istemiş beyazperdeye...

Konunun bu yanı değerlendirilmeden ve bu yanı benimsenmeden yapılacak eleştirilerin pek büyük değeri de olmaz kısır kalır... Filmcilik tekniği ile ilgilenen bazı uzmanları ilgilendirir ancak Türk toplumu bir arayış içindedir. Devrimci kesim, bütün olanaklarıyla baskıya, sansüre karşı savaş veriyor...

Yazılar yazılıyor, kitaplar çevriliyor, incelemeler çıkıyor, oyunlar sahneleniyor ve filmler çevriliyor. Yılmaz Güney'in "Arkadaş"ı bu uğraşta yerini bulmuştur şimdiden...

Bir an önce özgürlüğüne kavuşmasını istediğim Yılmaz Güney'i , filmde Cemil'in kişiliğini ustaca çizen dostum Kerim Afşar'ı ve filme katkıları olan tüm emekçileri yürekten kutlarım...

TARIK AKAN

Fransa sinemalarında baş rolünde Tarık Akan'ın olduğu "YOL" filmi 1 milyon 250 bin 767 seyirciye ulaşmıştı...


Amerikan Western filmlerinin ve Oscar ödüllü Sovyet Rusya filmi “Savaş ve Barış”ın çekimleri esnasında bu filmlerde kullanılan atların pek çoğunun hayatını kaybettiği biliniyor. Türk sinemasında da hayvanlara istemeyerek ya da kasten zarar verilen pek çok film, ne yazık ki var. Bunlardan biri de Cannes Film Festivali’nde büyük ödül Altın Palmiye’yi Costa- Gavras’ın “Missing-Kayıp” adlı filmiyle paylaşan “Yol”dur.

”Yol” Los Angeles’ta dağıtılan ve en az OSCAR ödülleri kadar saygın Altın Küre ödülüne de yabancı film dalında adaylık elde etmiştir. Başlangıçta “Bayram” adıyla Erden Kıral’ın çekmeye başladığı “Yol”da Yılmaz Güney yönetmeni işten atmış ve yerine Şerif Gören’i getirmiştir. Erden Kıral’ın çektiği bölümler filmde kullanılmamıştır.

“Yol” Altın Palmiye sahibi ve Altın Küre adayı Türkiye yapımı olarak bugüne kadar sinemamızda başka hiçbir filmin ulaşamadığı küresel popülerliğe hatta bu konuda bir zirveye ulaşmıştır. Cannes’da film eleştirmenleri ve sinema yazarlarının ödülünü de kazanan ”Yol” Fransız OSCAR’ı Cesar’a da aday gösterilmiştir…

Şerif Gören yönetmen olarak en yüksek, en üstün ve en iyi performansını “Yol”un senaryosunu beyazperdeye aktarırken gösterdi. Ortaya gerçekten etkileyici bir film çıktı. Türkiye’nin özellikle kadın yurttaşlarına cehennem hayatı yaşatan, dev bir açıkhava cezaevi ve toplama kampı olarak fotoğrafını çeken / resmeden “Yol” ; Türkiye’nin aynı zamanda 28 Aralık 2011’de Uludere / Roboski de öldürülen sınır kaçakçıları gibi sınır kaçakçılığından başka hiçbir geçim / gelir kaynağı (çaresi; çıkış yolu) olmayan insanların ülkesi olduğunu dünyaya gösteriyordu.


Yarı belgesel havası taşıyan filmin senaryosunda yer alan (gerçekten yaşanmış bir olaya dayanan) ancak filmin kendisine çeşitli nedenlerle bir türlü aktarılamayan bir bölümde cezaevinden evine bayram izniyle giden mahkumlardan biri yoksulluğundan dolayı belediyelerin sokakta yaşayan hayvanları zehirlemek için orta yere bıraktığı zehirli kıymayı alarak ailesine bir ziyafet çekmek isteyecek ve çok kalabalık aile tam bir katliam kurbanı olacaktı.


Türkiye sinemalarında 17 yıl gecikmeyle 12 Şubat 1999’da gösterilmeye başlanan, Yılmaz Güney’in senaryosunu yazdığı ve Şerif Gören’in yönettiği “Yol”un bir sahnesi için güzeller güzeli, zavallı, gariban bir atın canına kıyılmıştı. Hatta başlangıçta bunu (atı öldürmeyi) Tarık Akan’ın yapması istendi.


Vicdanlı bir insan olan Tarık Akan son anda ata gerçek kurşunları sıkmaktan vazgeçti. Onun yerine setteki başka bir insan (!) masum, çaresiz, biçare atı acımasızca öldürdü. Yılmaz Güney’in yazdığı senaryonun sözünü ettiğim sahnesi şöyledir: Seyit karakteri (Tarık Akan) donmak üzeredir; donmamak için önce atının kafasına kurşun sıkar, sonra da ölen atın henüz sıcacık durumdaki karnını yararak ellerini ve ayaklarını onun içine sokar.


Tarık Akan Can Yayınları tarafından 2002 yılında basılan ve gelirleri yazarı tarafından Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı’na bağışlanan “Anne Kafamda Bit Var” adlı anılarında bu olayı şöyle anlatır: “Başçavuştan alacağımız silahla filmdeki atımı öldürecektim.(…)


Çekim boyunca atla aramda inanılmaz bir bağ kurulmuştu… Ömrümün sonuna kadar unutamayacağım çok farklı bir arkadaşlık yaşamıştık. Bana duyduğu sevgi ve bağlılığı atın gözlerinden okuyordum. Kar fırtınasında yanıma gelip kafasını paltomun içine sokuyor, gözlerini gözlerime dikiyordu… Çekim sırasında üstünden düştüğümde burnuyla beni itiyor, kokluyor, sanki canımın yandığını anlamış gibi üzülüyordu, bir de beni avutmaya çalışıyordu. Onu hiç yularından tutup çekmem gerekmemişti. İş (çekim) bittiği zaman arkama takılıp bir köpek gibi beni izliyordu.


Filme başlamadan önce “Yol”un yönetmeni Şerif Gören’e “Meraklanma, bu sahnede atı öldürebilirim. O Kadar cesareti bulabilirim, yapabilirim,” dediğimi anımsıyorum. Atı vuracağım sahne çekilirken hayvancığa uyuşturucu iğne yapıldı.At yere yığıldı. Yakın planların hepsi çekildi: Donmuş bir el, ısıtılmaya çalışılan bir el, ateş edemeyen bir el ve atın yakın planları aradan çıktı.Sıra öldürme planının çekimine gelmişti. Kamera uzağa gitti, genel bir plan çekilecekti. Silah elimdeydi ve içinde tek bir kurşun vardı. Başçavuş bir kurşundan fazla vermiyordu.


Şerif Gören, ”Kamera!” diyecekti ve ben kısa bir süre sonra atın kafasına bir kurşun sıkacaktım. Karların ortasında ben ve yerde yatan atım trajik bir şekilde yerlerimizi almıştık. Kamera uzakta hazırlanırken at gözlerini açıp bana yalvarır gibi baktı. Kafasını kaldırmak istedi. Sanki bana doğru gelmek istiyormuş gibime gelmişti. Bu arada Yönetmen Şerif Gören “Kamera!” diye bağırdı…


Bekledi. Burada tabancamı çekmeli ve kurşunu atın kafasına sıkmalıydım. Ama yapamıyordum işte. ”Ateş etsene! Ateş et!” diye bağırdı Şerif Gören. ”Yapamayacağım Şerif, stop!” diye seslendim. Atın başından ayrıldım. ”Ben bu atı öldüremem,” dedim ve sözlerimi sürdürdüm:


”Yakın plan başkasının elini çek. Kusura bakma, ben yapamayacağım,” dedim. Yılmaz Güney’in yeğeni araya girdi: “Ben yaparım. Atı öldürürüm,” dedi. Paltomu kendisine verdim. Kamera hazırlandı. Yılmaz Güney’in yeğeninin el planı çekildi. Derken bir silah sesi…”At öldü, gel Tarık,” dediler. Koşarak gittim. Paltomu giydim, daha sonraki planlara geçmek üzere çalışmaya başladık. Kamera hazırlanıyorken at gene kafasını kaldırıp bana baktı. Ayağa kalkmaya yelteniyordu. Ölmemişti. Başçavuşa gittim: ”Mermi ver, at ölmemiş,” dedim. Başçavuş, kendini tiksinti verici bir şekilde naza çekiyordu. Yalvarta yalvarta bir kurşun daha verdi.


”Başçavuşum, ver birkaç tane daha, bak at can çekişiyor,” dememe karşın onu bir tek kurşundan fazlasına razı edememiştim. Yılmaz Güney’in yeğeni o tek kurşunu da atın kafasına sıktı. Sonra ben tekrar sahne aldım. Tam çekime geçilecekken, at gene gözünü açtı, bakışlarıyla beni arıyordu. Bayılacak gibi olmuştum, çıldıracaktım…Bir kez daha başçavuşun yanına gittim: “Mermi ver!” dedim. Başçavuş, ”Mermi yok!” dedi. O anda yakasına yapıştım: “Senin de, merminin de,” dedim. Küfrettim.

Yöre halkı başçavuştan yalvara yakara üç mermi daha almıştı. Yılmaz Güney’in yeğeni kurşunları boşalttı, at bu kez gerçekten öldü. Paltomu giydim, bir sonraki sahneye geçtik. Senaryoya göre donmak üzereydim; atın karnını kesecektim, ellerimi, ayaklarımı atın karnına sokup donma tehlikesini bir süre geciktirecektim. Ne yazık ki bu sahneyi kötü bir zamanda, hava kararmak üzereyken çekmiştik. Ertesi güne bırakamıyorduk; çünkü gece boyunca kurtların atın ölüsünü parçalayacağını biliyorduk. Sonuçta akşam üstü çekilen sahnede renkler çok koyu çıktığı için Yılmaz Güney “Yol”un kurgusunda bu bölümü çıkarmak zorunda kalacak, bu da onu hem üzecek, hem de sinirlendirecekti.”


Tarık Akan, 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra, 1981 yılının başlarında Almanya’da yaptığı bir konuşma nedeniyle Türkiye’ye dönüşünde önce gözaltına alınmış, sonra da gözdağı vermek için tutuklanmıştı...

Müjdat Gezen olayı şöyle anlatmıştı: "Tercüman Gazetesi'nin attığı yalan yanlış başlık yüzünden oldu" bu tutuklanma... Tarık Akan Almanya'daki olayın görgü tanığı olan Hürriyet Gazetesi yöneticisi Nezih Demirkent'ten olayın aslını duyurmasını, gerçekte ne olup bittiği konusunda tanıklık yapmasını ister... Ancak maalesef Nezih Demirkent Tarık Akan'ı cezaevinden kurtaracak ifadeyi polise vermeye bir türlü yanaşmaz...

Tarık Akan sorgu sürecini "Anne Kafamda Bit Var" adlı kitabında şöyle anlatmıştı:


"Sen Yılmaz Güney mi olmak istiyorsun?" "Yılmaz Güney olmak istemiyorsan neden Yılmaz Güney'le birliktesin?" "Neden Yılmaz Güney'e yardım ediyorsun?" "Senin dinin var mı? "Kelime-i şahadet getir", "Namaz kılıyor musun? “Oruç tutar mısın?", "Uyuşturucu kullanıyor musun?", "Hangi örgüttensin?", "Sosyal demokrasi nedir?", "Sosyalizm nedir?" "Komünizm nedir?", "Karl Marx'ı anlat bize!", "Zeki Ökten'in Sürü filmini neden yaptın?" "İkisini de Yavuz Özkan'ın yönettiği Maden ve Demiryolu" gibi filmlerde neden oynuyorsun?", "Bu vatana neden ihanet ediyorsun?"


Tarık Akan 1979 yılında İzmir'de Nâzım Hikmet'in doğum yıl dönümüne katıldığı ve Barış Derneği’ne üye olduğu için de suçlandı...Yani mahkemeye verildi...Spor salonunda yapılan o doğum yıl dönümüne binlerce insan katılmışken bir tek Tarık Akan'a dava açılmıştır. Tarık Akan, 1980 darbesinden sonra, Almanya'da yaptığı bir konuşma sonrası yurda dönüşünde tutuklandı ve 2,5 ay cezaevinde kaldıktan sonra beraat etti...Tarık Akan Nazım Hikmet uyarlaması yönetmen Başar Sabuncu'nun "Yolcu" filminde de (1993) baş rolü Müjde Ar ile üstlenmişti...
 

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız