Antalya
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
32°

GÜÇ, ZAHMETLİ VE DEĞERLİ OLAN: DİYALOJİK KONUŞMA!

YAYINLAMA:
GÜÇ, ZAHMETLİ VE DEĞERLİ OLAN: DİYALOJİK KONUŞMA!

Bu, aynı sorunu üç farklı düşünürle yoklayan üçüncü ve son yazım. İlkinde ("Siyasal Polemik Mağdurları İçin Bir El Kitabı: Eristik Diyalektik") Schopenhauer'in tartışmada haklı çıkma hilelerini ele almıştım. İkincisinde ("Eristik Mağduriyetten Bir Önce: Muhatap Alınmamak") bu hilelerin aslında zaten kabul edilmiş iki muhatap arasında işlediğini, ama Jacques Rancière'in mésentente kavramının bir kat daha geriye giderek "masaya oturma hakkının kendisi nasıl dağıtılıyor" sorusunu sorduğunu göstermiştim. Bu yazıda üçüncü bir düşünürü, sosyolog Richard Sennett'i bu hatta ekliyorum; çünkü Sennett, masaya zaten oturmuş iki tarafın ‘ne tür’ bir konuşma yürüttüğü sorusuna, Schopenhauer'den çok farklı bir cevap sunuyor.

Sennett'in Ayrımı

Sennett, Ayrıntı Yayınları tarafından İngilizce orijinal baskısı ile aynı yıl (2012) Türkçeye çevrilerek yayınlanan Beraber adlı kitabında iki konuşma biçiminden söz eder: diyalektik ve diyalojik. Bilinir, diyalektik zamanla farklı anlamlar da edinen çok köklü bir kavram: Eflatun'da soru-cevap yoluyla hakikate varma yöntemi, Hegel'de tez-antitez-sentez üçlüsüyle tarihsel bir mekanizmaya dönüşüyor. Marx'ta ise Hegelci mantığı koruyarak, fakat bu defa sınıf çatışmasının siyasal çözümde uzlaştığı bir modele evriliyor. Sennett’in Hegelci-Marksist halkayı örnek aldığını söyleyebiliriz: Çatışan taraflar, bir sentezde birleşirler. Buradaki beceri, ortak zemini bulmak, anlaşmazlıkları bir kenara itmek ya da tamamen ortadan kaldırmaktır.

Diyalojik konuşma ise (terim Mihail Bahtin'den ödünç alınmıştır) farklı bir şey ister. Bu, ortak bir sonuca varmadan sürebilen bir alışveriştir. Taraflar anlaşmaya varmasa bile, karşılıklı alışveriş süreci içinde kendi görüşlerinin farkına daha çok varabilir ve birbirlerini daha iyi anlayabilirler. Sennett, tahmin edilebileceği gibi, bunu sempatiyle değil ‘empatiyle’ ilişkilendirir. Çünkü empati, ikili iletişimdeki tek taraflı kazancın verdiği tatmini vermez, kişiyi kendi dışına odaklanmaya zorlar, daha zahmetlidir. Sennett'in buradan yola çıkarak öne sürdüğü tezi şudur: Modern toplum diyalektik tartışmada (kim haklı, nasıl bir sentezde birleşiriz) oldukça becerikli, ama diyalojik konuşmada; yani anlaşmadan da sürebilen, tahammül edilebilen farklılıkta oldukça zayıftır.

Üç Kavramı Yan Yana Koymak

Şimdi üç yazıda atıf yaptığımız farklı paradigmaları olan üç düşünürü aynı masaya oturttuğumuzda ortaya ilginç bir sıralama çıkıyor. Eşitler arası bir karşılaştırma tablosu değil, birbirinin ‘önkoşulu’ olan bir katmanlaşma bu.

Sennett'in diyalektik-diyalojik katmanından bakarsak Schopenhauer'in deşifre ettiği eristik hilelerinin, bozulmuş bir diyalektik olduğunu çok daha iyi görünür. Eristik çabada sentez arayışı yerine, sahte bir sentez —zafer— arayışı sürer. Birinin haklı çıkması gerektiği mantığı tartışmanın her anında geçerlidir. Ama tartışma sonunda beklendiği üzere hakikat yerine görüntü kazanır. Eristik diyalektik, Eflatun, Aristo, Hegel ve Marx çizgisindeki sentez ya da çözüm arayan diyalektiğin yozlaşmış, samimiyetsiz biçimidir: Sentezi, çözümü vaat eder ama aslında hep galibiyeti arar.

Rancière'in ‘anlaşmazlık’ı (mésentente) ise, bu ikisinin de ‘öncesine’ düşer. Çünkü hem diyalektik hem diyalojik konuşma, en azından karşı tarafın konuşan bir özne olduğunu, masaya oturma hakkı olduğunu varsayar. Diyalojik olmak; sentezsiz, ama sürebilen bir alışveriş kurabilmek için bile önce iki tarafın da muhatap olarak tanınmış olması gerekir. Rancière'in kölesi, efendisine itiraz ettiğinde ne diyalektik bir sentez ne diyalojik bir empati arar; o, önce sesinin ‘duyulur’ sayılmasını talep eder. Burada söz konusu olan, konuşmanın türü değil, konuşmanın mümkün olup olmadığı sorusudur.

Böylece, üç düşünürden aktardığımız üç kavram şu sırayı oluşturuyor: Anlaşmazlık (mésentente); yani, masaya oturma hakkının kendisinin tanınıp tanınmadığı sorunu; bir ön-koşul meselesidir. Diyalektik / Eristik; masada, sentez ya da (yozlaşmışsa) sahte zafer arayan konuşma bunun ardından gelir. Bunun da ötesinde Diyalojik olan; yani, masada, senteze ulaşmadan ama sürebilen, farklılığı taşıyabilen konuşma gelir.

Bu Sıralama Neden Önemli?

Bu üçlü, aslında bir toplumun ya da bir tartışma kültürünün sağlığını ölçmek için bir teşhis aracı gibi kullanılabilir. Bir toplumda anlaşmazlık (mésentente) hüküm sürüyorsa, yani bazı sesler baştan "gürültü" ilan ediliyorsa, o toplumda ne sağlıklı bir diyalektik ne de bir diyaloji mümkündür; çünkü masaya oturmamış birinin sesi zaten duyulmuyordur.

Anlaşmazlık (mésentente) aşılmış ama eristik hâkimse, tartışmalar hakikat değil galibiyet üretir; herkes masadadır ama kimse gerçekten dinlemez, gerçekler ortaya çıkmaz. Ve nihayet, eğer bir toplum diyalojik konuşmayı da başarabiliyorsa, yani anlaşmayı zorunlu kılmadan sürebilen, farklılığı taşıyabilen bir konuşma kültürü kurabiliyorsa, bu, hem anlaşmazlığın (mésentente'in) aşıldığının hem de eristik hilelerin egemen olmadığının bir işaretidir.

Sennett'in bu konuyla ilgili modern toplum teşhisi kötümserdir. Ona göre, modern toplum diyalektikte iyi, diyalojide kötüdür.

O zaman bu üç yazının birlikte önerdiği ek bir teşhis şu olabilir: Belki de diyaloji eksikliğinin bir kısmı, hâlâ çözülmemiş anlaşmazlık (mésentente) meselelerinden kaynaklanıyordur. Sesini duyurma mücadelesi veren biri, kolayca "sentezsiz ama sürebilen" bir konuşmaya razı olmaz; çünkü önce tanınmak ister, sonra dinlemeyi düşünür.

i Bu yazı, Jacques Rancière'in "Anlaşmazlık: Siyaset ve Felsefe" adlı kitabı üzerine sürdürdüğüm okuma notlarının üçüncü parçasıdır ve daha önce yayımladığım "Siyasal Polemik Mağdurları İçin Bir El Kitabı: Eristik Diyalektik" ile "Eristik Mağduriyetten Önce: Muhatap Alınmamak" yazılarına doğrudan atıfla kaleme alınmıştır.

 

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız