Antalya
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
22°

“Ne Zaman Bu Kadar Griye Razı Olduk?”

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
“Ne Zaman Bu Kadar Griye Razı Olduk?”

Geçenlerde bir araştırmaya denk geldim.

Dünya bir gecede renksizleşmemiş.

Yavaş yavaş olmuş.

Önce arabalar beyaza dönmüş. Sonra evler. Sonra sokaklar. Sonra vitrinler.

Derken siyah, beyaz ve gri tonları hayatımızın büyük bölümünü ele geçirmiş.

 

Araştırmayı okurken bir yerde durup düşündüm.

Çünkü mesele renklerden daha büyük gibiydi.

Mesele biraz da bizdik.

Ben çocukken dünya daha renkliydi sanki.

 

Hayır…

Nostalji yapmıyorum. Gerçekten daha renkliydi.

Mahallemizde kırmızı, sarı, mavi ve yeşil arabalar vardı.

Şimdi bir otoparka giriyorum.

Beyaz. Gri. Siyah. Gümüş.

Sanki bütün araçlar aynı gün, aynı fabrikadan çıkmış gibi.

Ama galiba rengini kaybeden sadece arabalar değildi.

 

Bir şey daha vardı.

Bizim hayal gücümüz.

Çocukluğumda “Arkası Yarın” radyo tiyatrolarını dinlerdik.

Radyodan bir ses gelirdi:

“Adam arabasına bindi ve uzaklaştı.”

Hepsi bu kadardı.

Arabanın rengi söylenmezdi.

Modeli söylenmezdi.

Bazen adamın nasıl biri olduğu bile anlatılmazdı.

Gerisini biz tamamlardık.

Ben o arabayı kırmızı hayal ederdim.

Bir başkası yeşil. Bir başkası mavi.

Aslında hepimiz aynı hikâyeyi dinlerdik.

Ama hepimiz başka bir film izlerdik.

 

Bugün dönüp bakınca fark ediyorum ki…

O yıllarda televizyonlarımız siyah beyazdı.

Ama düşlerimiz rengârenkti.

Şimdi televizyonlarımız milyonlarca renk gösterebiliyor.

Ama bazen hayallerimiz birkaç gri tonuna sıkışmış gibi geliyor.

 

Bir de Adile Naşit vardı.

“Uykudan Önce” programında çocukların isimlerini söylerdi.

Ayşe… Fatma… Ali… Mehmet…

Biz de ekrana bakıp nefesimizi tutardık.

Çünkü gerçekten bizi gördüğüne inanırdık.

 

Şimdi gülümsüyorum.

Ekran siyah beyazdı.

Ama hayal gücümüz Technicolor çalışıyordu.

Belki çok fazla oyuncağımız yoktu.

Belki çok fazla seçeneğimiz de yoktu.

Ama elimizde olan şeylerin bir karakteri vardı.

Bir ruhu vardı. Bir hikâyesi vardı.

 

Bugün evlere bakıyorum.

Her şey çok şık. Çok düzenli. Çok estetik.

Ama bazen bir ev ile bir otel lobisini ayırmak zorlaşıyor.

Aynı renkler. Aynı çizgiler. Aynı sadelik. Aynı sessizlik.

 

Eskiden insanlar aynı paraya daha fazla renk satın alıyordu.

Şimdi daha fazla paraya aynı griyi alıyoruz.

Belki bunun ekonomik nedenleri vardır.

Belki üretim kolaylığıdır. Belki pazarlamadır. Belki modadır.

Ama galiba iş sadece bunlardan ibaret değil.

 

Çünkü aynı şeyi insanlarda da görüyorum.

Eskiden fikirler daha renkliydi.

İnsanlar daha farklıydı.

Şimdi çoğu zaman aynı kahveleri içiyor, aynı fotoğrafları çekiyor, aynı cümleleri kuruyoruz.

Sanki farklı olmak yerine birbirimize benzemek daha güvenli gelmeye başladı.

 

Belki de dünyanın renkleri kaybolmadı.

Belki sadece insanlar dikkat çekmemek için kendi renklerini saklamayı öğrendi.

Ve belki de bugün asıl özlediğimiz şey kırmızı arabalar ya da renkli perdeler değil.

 

Asıl özlediğimiz şey…

Aynı hikâyeden herkesin bambaşka bir dünya çıkarabildiği o zamanlar.

 

Çünkü insanın hayal gücü renkliyse, dünya siyah beyaz olsa bile yetiyor.

Ama insan kendi renginden vazgeçtiğinde…

En parlak ekran bile bazen gri gösteriyor.

 

Peki sizce… Dünya gerçekten renksizleşti mi?

Yoksa biz mi kendi renklerimizi göstermeyi bıraktık?

 

Ben Aslı.

Bazı hikâyeler tek bir cümleyle başlar.

Biz de… Bir sonraki cümlede görüşürüz.

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız