Antalya
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
21°

Yılmaz Güney, Kemal Tahir, Alparslan Türkeş, Aziz Nesin, Mevlana, Nihal Atsız

YAYINLAMA:
Yılmaz Güney, Kemal Tahir, Alparslan Türkeş, Aziz Nesin, Mevlana, Nihal Atsız

1937'de Atatürk Köylerdeki Ağalık ve Feodal Derebeyi Sistemi'ni eleştiren önemli bir açıklama yapmıştı...

Ancak Atatürk'ün hayali ve arzusu hiçbir zaman uygulama aşamasına gelemedi...

Çok sayıda köyün sahibi olan toprak ağaları hükümet, siyasetçiler üzerinde baskı kurarak ve etkili olarak buna izin vermedi...

Köy Enstitüleri Projesi de bu hengamede, bu patırtıda adeta bir kaşık suda boğuldu ya da güme gitti...

Güme gitmek, bir emek, hak veya değerin boşa harcanması, arada kaynaması veya bir çabanın hiç uğruna heba olması anlamına gelen yaygın bir deyimdir. Genellikle bir şeyin değerinin anlaşılmadan yitip gitmesi durumlarında kullanılır.

Atatürk: "Türkiye'de topraksız çiftçi bırakılmamalıdır. Bundan daha önemli olan ise, bir çiftçi ailesini geçindirebilen toprağın hiçbir biçimde bölünmez duruma getirilmesidir. Büyük çiftlik sahiplerinin işletebileceği toprak genişliği, söz konusu toprağın bulunduğu vatan bölgelerinin nüfus yoğunluğuna ve toprağın verim derecesine göre sınırlanmalıdır." (1937)

(Atatürk'ten Düşünceler ve Özdeyişler; Sayfa: 173;  Kitabın Yazarı: Ahmet Köklügiller)

29 Ekim 2015 ;  Vedat GÖKÇAY'ın haberi ; Evrensel Gazetesi:  

"Bülent Ecevit’in meşhur sözü “Toprak işleyenin su kullananın” dediği ilk yer olan Göllüce Mahallesi’nde köyde bulunan arazilerin devlet tarafından özel bir firmaya uzun yıllara yayılarak kiralanması köy halkının tepkisini çekti.  Göllüce Mahallesi’nde yaşayan halkın büyük çoğunluğu amelelik yaparak geçimini sağlıyor. Bugünlerde köydeki gençlerin duvarlara yazdığı sloganlar dikkat çekiyor. Yazılar arasında, “Toprak işleyenin su kullananın”, “Diren ’68 ruhu”, “Diren Göllüce”, “Birlikten Kuvvet Doğar”, “Dağlar, göller bizimdir” gibi sloganlar yer alıyor.
Sultan Abdülhamit’in çiftliklerine köle olarak getirilen Göllücelilerin torunlarının bölgede bir parça toprağı yok. Yaklaşık olarak 2 bin dönümlük arazi olan olan mahallede, halkın sadece 200 dönüm arazisi bulunuyor. 800 nüfusu 250 hanesi bulunan mahallede toplamda 40’a yakın ailenin irili ufaklı tarım arazisi bulunuyor. Köyün etrafında bulunan meraların büyük çoğunluğu, iddiaya göre büyük firmalar tarafından devletten 49 yıllığına kiralanmış.Ancak Göllüce’yi diğer köylerden ayıran özelliği ise geçmişte yaptıkları eylem ve direnişlerle tarih sayfalarındaki yerini alması. 1968 yılında bölge haklının toprak ağalarına başkaldırısına desteğe gelen Ecevit, meşhur sözünü burada söylemiş o dönem bu sözü ile sempati toplamıştı. ’68’in Gençlik Önderi Deniz Gezmiş de o dönemlerde öğrencilerle birlikte köye gelerek köylünün direnişine destek vermişti."

ENTELEJANSİYA (AYDIN SINIFI) DAİMA AYKIRI,SIRADIŞI HATTA ÇOK UÇUK FİKİRLERİ SAVUNMUŞTUR! LÜTFEN ONLARA FİKİRLERİNİ AÇIKLADIKLARI İÇİN KIZMAYALIM!

Onuncu Yıl Marşı, Lüküs Hayat operetinin yaratıcıları Ekrem Reşit Rey (1900 - 1959), Cemal Reşit Rey (1904-1985) kardeşler de Türkiye'nin Siyasi Krizleri'ni, Buhranları'nı bizzat yaşamışlardı...

1910'lu yıllarda babaları Eski İçişleri Bakanı göz hapsine alınmış konakları polislerce kuşatılmış, konaktan bir kadın çıksa polisler kadının peçesini indirip Ahmet Reşit Bey (1870-1955) kadın kıyafetine girip sokağa çıkıyor mu gerekçesiyle aralıksız kontrol yapıyorlardı...

Ahmet Reşit Bey yine de polisleri atlatıp Paris'e gitti...Hakkındaki iftiralardan dolayı da gıyabında idama mahkum edildi...(Kaynak: Hayat Ayna Dergisi; 1 Ocak 1971)

"İmparatorluğun son döneminde gördüklerim - yaptıklarım",  adlı kitapta Ahmet Reşit Bey anılarını bir araya getirmişti...

YILMAZ GÜNEY

İtalyan tiyatro yönetmeni Giorgio Strehler'in (1921-1997) başkanlık ettiği 1982 Cannes film festivali jürisi "Yol" ve "Missing-Kayıp" filmlerini büyük ödül Altın Palmiye'ye layık gördü...

"Yol"un yönetmeni Şerif Gören'in pasaport alıp Cannes'a gitmesine Kenan Evren Askeri Faşist Cuntası izin vermedi...

Cannes Film Festivali Jüri'sinde Giorgio Strehler'e şu sanatçılar eşlik etti:

Jean-Jacques Annaud (Fransız yönetmen)
Suso Cecchi d'Amico (İtalyan senarist)
Geraldine Chaplin (Amerikalı/İngiliz oyuncu)
Gabriel García Márquez (Kolombiyalı yazar)
Florian Hopf (Batı Almanyalı eleştirmen)
Sidney Lumet (Amerikalı yönetmen)
Mrinal Sen (Hint yönetmen)
Claude Soulé (Fransız teknik temsilci - CST)
René Thévenet (Fransız film yapımcısı)

Giorgio Strehler Cumhuriyet Gazetesi yazarı ve Milliyet Sanat Dergisi Kurucu Annesi Zeynep Oral'a (Karanlıktaki Işık; Kitabı Yayınlayan: Altın Kitaplar; 1994) şunları anlatmıştı:

"Altın Palmiye'ye layık bulunan Yılmaz Güney (Yol'un senaryo yazarı) ve Costa Gavras'ın (Missing'in yönetmeni) ödül töreninde sahnede öpüşmelerini, kucaklaşmalarını sağladım...Yol filmini seyreden herkes Türklere başka gözle bakacaktır. Böyle filmler, az tanınan bir toplumun insanını "acayip bir yaratık" olmaktan çıkarır.Yol ne filmdi o!.Bir ayağı geçmişte, bir ayağı gelecekte bir ülkeyi tanıtıyor. Geleneklerin müthiş güzelliğiyle, feci korkunçluğunu, çağdaşlığın keskin bıçak sırtlığını anlatıyor...Kısaca bizler politikacıların yapamadığını tiyatroyla, sinemayla yapmaya çalışıyoruz!"

"Mozart'ın içinde bir diktatör vardı.Bu diktatör koca bir senfoninin tümünü ona fısıldıyordu. Mozart daha kalemi eline almadan baştan sona, senfoniyi biliyordu. Yazıp bitirdiğinde bir tek hata yoktu, bir tek düzeltme, değiştirme yapmıyordu. Ben öyle değilim, içimde diktatör de yok.Aksine içimde müthiş bir kavga kopuyor. Şöyle olmalı-hayır böyle olmalı-yok yok öteki türlü olmalı vb. İçimde bir gürültü bir patırtı kopuyor! (...) Federico Fellini'ye ilk filminde bir ses "Federico şöyle yap, Federico şöyle devam et" demiş! İçimizdeki o ses, günlerce, aylarca süren kavganın sonucu!"

13  YILI NE YAZIK Kİ İFTİRA NİTELİĞİNDEKİ SUÇLAMALARDAN DOLAYI  CEZAEVLERİNDE GEÇEN KEMAL TAHİR

20. yüzyılın en önemli ve en değerli aydınlarından Kemal Tahir genel kanaatlerin,görüşlerin haricinde pek çok uç, aykırı fikir de beyan etmişti...

Köy Enstitüleri için Kemal Tahir "Faşizan kurumlardı" demiştir...(Bakınız: "Bozkırdaki Çekirdek" adlı romanı...1965-1967)

Kemal Tahir: “Yılmaz Güney’in filmi  ‘Seyyit Han –Toprağın Gelini’ karşısında büyük heyecan duydum. Bence halk sinemasının halka bir meseleyi nasıl anlatması gerektiğini en kaba, en kaba olduğu için de en kestirme yoldan gösteriyordu. Ulusal sinemamızın belli başlı ana yollarından birine işaret ediyordu.”

Aziz Nesin, Kemal Tahir öldükten sonra arkasından ne söylemişti: “Bir fırtına dindi.”

Aziz Nesin : Kemal Tahir zor koşulların, kötü yerlerin, dar geçitlerin yiğit arkadaşıydı, çağdaşlarım arasında böylesine coşkulu dostum olmadı

Aziz Nesin, Kemal Tahir'in çok yakın dostuydu. Milliyet Sanat dergisi için yazdığı ve Kemal Tahir'in mezarı başında okumağa çalışıp tamamlayamadığı yazı, kendi deyimiyle, “yaşamının en zor yazısı"ydı.

Aziz Nesin:

"Türk edebiyatının zorlu bir fırtınası dindi. Aralarında hiçbir benzerlik olmamakla birlikte, Süleyman Nazif'ten bu yana, edebiyatımızda böylesine sert, böylesine zorlu bir fırtına esmemişti. Kemal Tahir fırtınası yanında, en sert edebiyat yelleri bile inbat esintisi kalır. Gürleyen yergi yıldırımları, dilinde çakan sövgü kıvılcımları, yağdırdığı taşlama yağmurlarıyla, edebiyatımızın en yaman fırtınası dindi.

Eşi Semiha arkadaşımız, sabahın altısında, telefonda, "Kemal uyudu, bir daha uyanmayacak” diyordu. Bu denli yalın, yapyalın bir sözün, birdenbire bu denli anlamlaştığı, bu denli şiirleştiği pek az görülmüştür. Bu olağan, bu dümdüz söz, edebiyatımızda başka hiç kimsenin ölümüne, Kemal Tahir'in ölümüne olduğu denli uygun düşmez. Bir daha uyanmayacağı uykusuna yatmış Kemal'in alnından öptüğümde, dudaklarıma geçen yokluğunun serinliğiyle, o zorlu fırtınanın büsbütün dindiğini acıyla duydum.

Birlikte yaşadıklarım, birlikte öldüklerim

Arkadaşlarıma değgin dosyamda iki bölüm var; birine “Birlikte Yaşadıklarım”, öbürüne “Birlikte Öldüklerim” başlığını koymuştum. “Birlikte Yaşadıklarım” bölümündeki adları bir bir silip “Birlikte Öldüklerim” bölümüne aktarıyorum.

Kemal Tahir de “Birlikte Yaşadıklarım"dan "Birlikte Öldüklerim” arasına göçtü. Her ölen arkadaşımla ben de biraz ölüyorum; ama bu kez biraz değil, pekçok öldüm. Neden böyle oldum, diye düşündüm. Çünkü dostluğumuz, yıllardan beri, sevgi bağlarıyla ve dargınlıklarla, anlaşmalarla ve anlaşmazlıklarla, dayanışmalarla ve çatışmalarla, barışmalarla ve küskünlüklerle, gönül almalar ve kızgınlıklarla, değer vermelerle ve eleştirmelerle sürüp gitti.

Yani gerçek dostluğun bütün gerekleriyle, aramızda her ne geçerse geçsin, her ne olursa olsun, birbirimizin vazgeçilmeziydik. İşte bunun için olacak, bunca yazılar yazmış, bunca yılın yazarı olan ben, bugün yaşamımın en zor yazısını yazıyorum.

Sedat Simavi'ye sordum, “Kim bu Bedri Eser?”

1944 yılında bir gün, dergisinde çalıştığım Sedat Semavi, kurşunkalemle ince ince yazılmış bir sarı yapraklı müsvette defteri verdi. Okumamı istedi. Uygun görürsem roman Yedigün'de yayınlanacaktı. Roman müsvettesinin yazarı Bedri Eser'di. Okudum. Toplumsal içeriği de olan, iyice usta işi bir macera romanıydı. Romandaki olaylar, barlarda, genelevlerde, batakhanelerde, kumarhanelerde geçiyordu. Romanın başkişisi, uçarı, bıçkın, bileğine güçlü, yiğit, ama doğru bir delikanlıydı.

Sedat Simavi'ye “Yayınlanmalı, güzel roman. Kim bu Bedri Eser?” diye sordum. Sedat Bey gülümseyerek, “Kemal Tahir” dedi. Kemal Tahir'le hiçbir ideolojik yakınlığı olmayan -ama düşmanlığı da olmayan- Sedat Simavi, o soylu gerçek iyilikçi kişiliğiyle, eskiden birlikte çalıştığı Kemal Tahir'e yardım edebilmek için, onun takma adlarla yazdığı romanları, hikâyeleri, dergilerinde yayınlıyordu.

Kalın şövalye yüzük, kehribar tesbih, omza atılan pardesü

Bedri Eser takma adıyla yazdığı romanını okuyana dek, Kemal Tahir üstüne çok şey dinlemiştim. Onun “Ayıngacılar” adlı şiirini çok dinlemiş, çok söylemiştim. Bedri Eser takma adıyla yazdığı romanın başkişisiyle Kemal Tahir'in yaşantısı arasında benzerlik, koşutluk, tıpkılık ortadaydı. Kemal Tahir de, romandaki başkişi delikanlı gibi, uçarı, bıçkın, gereğinde kavgacı, doğrucu, yiğit bir gazeteciydi.

Kemal Tahir'in o yaşındaki resimlerinde bakınız, onun bu karakterini hemen anlarsınız. Onun bu yanını, 13 yıllık cezaevi yaşantısı daha da olgunlaştırarak sürdürmüştür. Bu döneminde Kemal Tahir'in soyadı bile, Nazım Hikmet'in şiirinden esinlenerek Benerci'ydi. Kemal Tahir'in bu yanından izler ölümüne dek yaşamında sürmüştür. İşte ünlü bir yazarken bile, birçok aydınları şaşırtabilecek olan parmağındaki kalın şövalye yüzüğü, kehribar tesbihi, konuşma biçimi, pardesüsünü mapusane gocuğu gibi omuzuna alışı, davranışları, kendisine çok özgün bir çekicilik veren bütün bu yanları, Beyoğlu eğlence dünyasında geçen, bıçkın, kavgacı, uçarı, arkadaş canlısı, çok devingen gazetecilik günlerinden ona kalmıştır.

Son günlerinde eşine “Sen olmasan, ben yaşayamazdım” derdi

Bence Bedri Eser ve başka takma adlarla yazdığı o zamanki romanları, Kemal Tahir adıyla yazdığı romanlarının müsvetteleri, alıştırmalarıydı. Hatta, çeviriymiş gibi uyarladığı Mayk Hammer adlı vurkır romanlarında bile, bugünkü Kemal Tahir'in izleri vardır. Bütün bu oluşumlara, Kemal Tahir'in babası Tahir Bey'den geçen Şebinkarahisarlı, has Anadolu insanı davranışlarını da eklemek gerekir.

Kemal Tahir'in romanlarını değerlendirmek isteyenler, onun bütün bu yaşantısını, Bedri Eser ve başka takma adlarla yazdığı romanları, çeviri diye sunduğu uyarlamaları, babasından geçen Anadoluluğu iyice araştırıp incelemek zorundadırlar.

Bir de eşi Semiha'yı hesaba katmadan, Kemal Tahir'in yaşamını anlamak ve eserlerini çözümlemek olanağı yoktur. Bütün yaşamı, dostlarına, arkadaşlarına fedakârlıkla geçen bu eşsiz elcil, bu sonsuzcasına fedakâr kadın, hiçbir kadının dayanamadığı, dayanamayacağı o Kemal Tahir fırtınasına seve seve dayandı, kendini Kemal Tahir'e adadı, benliğini silip kişiliğini de koruyarak kendini tümüyle Kemal Tahir yoluna verdi; tıpkı kökü sağlam güçlü bir kamışın zorlu fırtına önünde eğilip doğrularak hep yerinde durması gibi hem kendisi direndi, hem Kemal Tahir'i dik, diri, ayakta tuttu.

( Not: Elcil, psikoloji ve sosyoloji literatüründe başkalarının iyiliğini kendi çıkarlarından üstün tutma, bencil olmama veya fedakarlık durumunu ifade etmek için kullanılan bir kavramdır.)

Kemal Tahir son günlerinde, fırtınasının dinginleştiği zamanlarda, Semiha'ya, “Sen olmasan, ben yaşayamazdım!” derdi. Evet öyleydi. Kanser canavarının pençesinden Kemal Tahir kendi moral gücüyle, ama daha da çok Semiha'nın sevecenli elleriyle kurtuldu. Daha başka birşey de vardı: Semiha olmasaydı, Kemal yalnız yaşayamaz değil, yazamazdı da.

Harbiye'deki cezaevinin daracık bir hücresinde birlikteydik

Sonra kardeşleri? Eserleriyle yüreğini ortaya koyma cömertliğindeki, nesi varsa başkalarına verme elciliğindeki bütün büyük sanatçıların, yakın çevrelerine tıkandıkları bencillik Kemal Tahir'de de vardı. O eşsiz iki kardeş, Kemal Tahir'in yeryüzü için yaşadığını bilerek, onun yoluna kendilerini adamış iki güçlü destek, iki yardımcıydı.

1955'de, Harbiye'deki cezaevinin daracık bir hücresinde Kemal Tahir'le birlikteydik. Bu dar hücreye, yatarken, ikimiz birden sığışamadığımızdan, geceleri yere benim başım onun ayaklarına, onun ayakları benim başıma gelmek üzere, birbirimize ters uzanırdık. Hücre karanlıktı. Tepede, örgü tel içindeki kör lamba hücreyi aydınlatmıyor, karanlığın yoğunluğunu daha da çoğaltıyordu. Öylesine daracık bir yerdeydik ki, yerdeki taşlara uzanınca, dört duvarla tavan ve taban, yani içinde bulunduğumuz hacmin altı yüzünü birden aynı zamanda görüp duyumlayabiliyorduk. Geceleri hücrenin çıplak taş tabanına uzanıp yatıyorduk.

Düşün Yayınevi'ni kurmayı hücrede kararlaştırdık

Sonradan Yassıada duruşmalarında bir yargıç albayın yaptığı tanıklığa göre, biz orada, işlemediğimiz bir suçtan, başkalarının işlediği 6-7 Eylül olaylarının suçunu bizlere yüklemek amacıyla, idam edilmek üzere tutuklanmıştık. İşte bu koşullar altında birlikte kaldığımız o hücreyi, Kemal Tahir çınçın öten kahkahalarıyla, patlayan sövgüleriyle ışıtıyor, canlandırıyordu.

Kemal Tahir'deki iyimserliği başka hiç kimsede görmedim. İnsanın yiğitliği, zor yerlerde, dar geçitlerde belli olur. Kaç kez denemişimdir, Kemal zor koşulların, kötü yerlerin, dar geçitlerin yiğit arkadaşıydı. Düşün Yayınevi'ni kurmayı işte o hücrede kararlaştırmıştık. Çağdaşlarım içinde böylesine coşkulu arkadaşım olmadı.

Beğensinler, beğenmesinler, sevsinler sevmesinler, dostu olsunlar, düşmanı olsunlar, ama her namuslu kişi, Kemal Tahir için şu gerçeği onaylamak zorundadır: Çağımız Türk romanında işini en ciddiye alan, neyi, neden, nasıl yaptığını ve yapacağını bilen, bütün bunları en çok araştırıp inceleyen yazarımızdı. Her romanını nasıl yazdığı, ayrı bir roman konusu olacak denli çileli bir çalışmadır. Elbet günün birinde bıraktığı müsvetteleri, notları, ondan geriye kalan her şey, araştırılıp, taranıp, sıralanıp değerlendirilerek, onun çalışma yöntemi ortaya konulacaktır.

Diyaloğu kendisiyle yaptığı için konuşmaları dışarıya monolog olarak yansırdı

Kemal Tahir bir diyalog adamı değildi. O, bir monolog adamıydı. Çünkü diyalogu kendi kendisiyle yaptığı için, konuşmaları dışarıya monolog olarak yansırdı. Kendi kendisiyle tartışarak konuşurdu. Her konuşması, gelecekteki bir eserinin bir ön çalışmasıydı… Onun, sık sık yön ve biçim değiştirecek olan bu ön çalışmalarını, yani konuşmalarını, düşüncelerinin son biçimi, kesin yargısı sananlar yanılmışlardır.

Onun beynini, yaramaz bir kedi yavrusunun oynayıp karmakarışık ettiği bir yün yumağına benzetirim. Kemal, düşünceleri işte böyle karıştırır, birbirine düğümler, karmakarışık eder, en sonunda bundan yeni bir düzen çıkarırdı; ama bu düzen de elbet kesin sonuç değildi. 
Sürekli özgün düşünceyi arayış, onu zaman zaman paradokslara götürdü

“Her şeyi yeni baştan düşüneceğiz”, “Eski yargıları, değer yargılarını yeniden eleştireceğiz”, “Yeni düşün bileşkelerine varmalıyız” gibi çok doğru olan yargıları, her konuda özgün düşünceyi arayışı, Kemal Tahir'i zaman zaman orijinallikten paradokslara götürmüştür.

Çünkü o, sürekli arayışlar içindeydi. Bu arayışlarında karşıt boyutlarda, en ters ve en uç düşünce doruklarında dolaşır, bu yüzden de çok abartmalı konuşurdu. Sürekli arayış içinde olduğundan, bir zaman savunduğu bir düşünceyi, kendine özgü davranışla, “Yahuuuu, yanılmışız!” diye eleştirdiği çok olmuştur.

Kanser ameliyatında ciğerinin biri alındıktan sonra Kemal Tahir'e olan davranışlarım büsbütün değişmişti. Onunla tartışmaktan çekiniyor, dediklerini benimsemesem de tartışmıyordum. Bütün yaşamımda, en yumuşak davrandığım, düşüncelerini tartışmadığım tek arkadaşım son iki yılındaki Kemal olmuştur. Çokları, o kanser canavarından kurtulduktan sonra bambaşka bir Kemal Tahir'le karşılaştıklarını bilemediler.

Kitaplığına verdiği değer, her kitabına yazdığı notlarından ileri geliyordu

Bir gün bana, “Arkadaş, bu kitapları ne yapacağız yahuuu?” diye sormuştu. Zengin kitaplığına asıl verdiği değer, her kitabına yazdığı notlarından ileri geliyordu. Bu kitapların her satırında onun düşünceleri vardı. Bir gün zengin kitaplığındaki kitaplarını inceleyenler, o kitapların satırları arasına yazılmış çok özgün düşünceler, eleştirilerle birlikte çok ağır sövgüler de bulacaklardır.

- Ben bir vakıf kuracağım Kemal, dedim.

- Çok iyi olur, çok iyi, dedi. Ben de bir vakıf kurayım. Hele sen bir kur da…

Kanser canavarını yendi, hem de nasıl yendi!.. Ama ölüm, o çileli 63 yılın yiğit Kemal Tahir'ini en zayıf yerinden, yüreğinden vurdu. Görüşmek üzere Kemal'ciğim, görüşmek üzere… Bana yaşamımın en zor yazısını sen mi yazdıracaktın? Görüşmek üzere…

(Aziz Nesin / 27 Nisan 1973 / Milliyet Sanat dergisi)...

NİHAL ATSIZ

"Alparslan Türkeş'in Anıları : Şahinlerin Dansı" kitabına göre Alparslan Türkeş'in fikir ve çocuklarının da isim babası olan Nihal Atsız Mevlana'nın Homoseksüel ve sapık olduğunu (Türkeş'in Anıları : Şahinlerin Dansı Sayfa: 409) iddia ediyordu...

Ahmet Oktay Türkiye'de Popüler Kültür adlı kitabında Nihal Atsız'ın Bozkurtlar Diriliyor" kitabını ırkçının el kitabı olarak tanımlıyordu...

Turancı Hareketi'nin önde gelen yazarı Nihal Atsız sözlerini sakınmamasıyla ve hakaretvari analizleriyle büyük ün yapmıştı...Bazı ifadelerini, küfürlerini burada kullanmam mümkün değil...Maalesef atıf bile yapamıyorum...

Irkçılık ve Turancılık Davası'nda yargılanırken Savcı kendisine " Sabahattin Ali’ye Rum diyorsun, fakat seni de araştırdık, dört kuşak önce senin baban da Rum'du" demişti...

Nihal Atsız şöyle cevap vermiş : "Efendim iddia makamı son tahkikat raporunda benim dördüncü göbek babamın Rum olduğunu söylerken bu iddialarını o köyde bulunan doksan yaşında bir bunak ihtiyarın kavl-i mücerredine, sözlerine isnat etmiştir."

Kaynak: 1944 Irkçılık Turancılık Davası, Nejdet Sançar, Bozkurt Yayınları, 2018, s.469...

YOL FİLMİNİN EŞSİZ BAŞARISI

Costa Gavras’ın “Missing-Kayıp” adlı filmiyle  Şerif Gören’in yönettiği “Yol”a 1982’de  Cannes Film Festivali’nde büyük ödül Altın Palmiye ödülünü paylaştıran seçici kurul belki de bugüne kadar oluşturulmuş en iyi aydınlar topluluğuydu…

*Nobel edebiyat ödüllü romancı Gabriel José García Márquez de (1927-2014)  32 yıl önce Altın Palmiye’yi “Yol” ve “Missing-Kayıp” arasında paylaştıran seçici kurulun bir üyesiydi.

Yunan asıllı Fransız vatandaşı yönetmen ve senaryo yazarı Costa Gavras yakın zamanda Public Broadcasting Service (PBS) televizyon kanalından Charlie Rose’la yaptığı söyleşisinde 2014  yılı 67. Cannes Film Festivali açılış filmi  “Grace of Monaco” da  Andre Pevern tarafından canlandırılan Fransa eski Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle’ün (1890-1970)  tokgözlülüğüne övgüler yağdırdı ve Charles de Gaulle’e hayranlığını dile getirdi. Gavras, de Gaulle’ün emekli tankçı general ve Cumhurbaşkanı olarak devletten çifte maaş alma hakkı olmasına rağmen tek maaş almayı tercih ettiğini söyleşisinde özellikle belirtti.

1921’den bu yana evli olduğu eşi Yvonne Vendroux de Gaulle’le (1900-79) birlikte Ekim 1968’de Türkiye’yi ziyaret eden Fransa Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle için ABD 32. Başkanı Franklin Delano Roosevelt (1882-1945) “Bu adam olsa olsa diktatör olur,”  öngörüsünde bulunmuş, “O’nun diktatör potansiyeli taşıdığını” belirtmiş,  de Gaulle’ün geleceğin Fransa’sına lider olmaması için elinden gelen her şeyi yapmış, her türlü çelmeyi takmıştı…Roosevelt Amerikan ve İngiliz orduları tarafından Fransa’daki Alman işgali (1940-1944 arasında yaşanmıştı)  sonlandırıldıktan sonra ülkenin general Henri Giraud’ ya (1879-1949) emanet edilmesini de tavsiye etmişti…

Charles de Gaulle, Roosevelt’i yanılttı; Fransa’da 22 Nisan 1961 Cumartesi günü  General Raoul Salan’ın (1899-1984) yaptığı askeri darbe girişiminin püskürtülmesinde ve ülkede demokrasinin korunmasında birinci derecede rol oynadı. Charles de Gaulle vefat ettiğinde orta halli bir Fransız vatandaşından daha varlıklı değildi. Bu nedenle ailesi evlerini bile satmak zorunda kaldı…

Öte yandan, Fransa Cumhurbaşkanlığından emekli olduğunda François Mitterand’ın da (1916-1996) bankada 40 bin dolardan başka bir parası yoktu!

*** ***

Costa Gavras, “The Wolf of Wall Street-Para Avcısı”yla (yönetmen: Martin Scorsese)  akraba filmi  “Le capital- Capital” de varolan kapitalist ekonomik düzenin zengini daha zengin etmek için kurulduğunu, zenginlere sürekli olarak daha çok para aktarabilmek için de sistematik olarak yoksulların soyulması gerektiğini anlattı…Filmin temalarından biri çok paranın baştan çıkarması, yozlaştırması ve çürümeye neden olmasıydı.

2008 dünya ekonomik bunalımına Costa Gavras’ın bakışı (yorumu) olan “Le capital- Capital”in baş rolünde bu filmdeki rolü için bir milyon Euro ücret alan Gad Elmaleh vardı…

Babası Charles Chaplin ve Marcel Marceau gibi mim sanatçısı olan Elmaleh, Ben Stiller’ın Fransa şubesi olarak da tanınıyor; bu arada Fas Yahudisi kökenli Elmaleh ile oyuncu & Monaco Prensesi Grace Kelly’nin torunu (Grace Kelly’nin kızı Caroline’in kızı) Charlotte’un (1986  doğumlu) 17 Aralık 2013’te Raphael adında bir çocukları dünyaya geldi.

*** ***

Costa Gavras’ın ”Missing-Kayıp” adlı filmiyle  Şerif Gören’in yönettiği “Yol”a 1982’de  Cannes Film Festivali’nde büyük ödül Altın Palmiye’yi paylaştıran seçici kurul belki de bugüne kadar oluşturulmuş en iyi aydınlar topluluğuydu…

Yılmaz Güney’in senaryo yazarı, yapımcılarından ve kurgucularından biri olduğu “Yol” yabancı film dalında Los Angeles’ta Altın Küre adaylığını da elde edecekti.

Costa Gavras,  yıllar sonra  “Yılmaz Güney, cesur bir filmciydi.Ölümü hepimiz için, ancak daha da çok Kürtler için, büyük bir kayıptır…Kürtlerin mücadelesi Yılmaz Güney’siz de devam edecek,” diyecekti.

Altın Palmiye’yi “Yol” ve “Kayıp” arasında paylaştıranlar arasında kimler vardı?

*İtalya’da büyük saygınlığı olan ve William Shakespeare sahnelemeleriyle ünlü  tiyatro yönetmeni Giorgio Strehler (1921-1997)

*“Noirs et blancs en couleur- Black and White in Color-Siyahlar Beyazlar ve Renkliler” (1976) adlı filmiyle yabancı film OSCAR’ını, “La guerre du feu- Quest for Fire-Ateş Savaşı” (1981) ve “L’ours-The Bear-Ayı” (1988) adlı filmleriyle yılın en iyi yönetmeni dalında Cesar’ı kazanan, yine Cesar ödüllerinde ”Der Name der Rose-Gülün Adı” (1986) adlı filmi yılın en iyi yabancı filmi,  “Ateş Savaşı” adlı filmiyse yılın en iyi filmi seçilen  Jean-Jacques Annaud  (1943)

*”Ladri di biciclette- Bicycle Thieves-Bisiklet Hırsızları” (1948) ,“Senso-Günahkar Gönüller” (1954), ”Rocco e i suoi fratelli- Rocco and His Brothers-Rocco ve Kardeşleri” (1960) ve “Il gattopardo- The Leopard-Leopar” (1963) gibi ölümsüz filmlerin senaryo yazarı Suso Cecchi D'Amico (1914-2010)

*Charles Chaplin’in kızı, “Doctor Zhivago-Doktor Jivago” (1965) ve “Chaplin” (1992) filmlerinin oyuncusu Geraldine Chaplin (1944)

*Nobel edebiyat ödüllü romancı Gabriel José García Márquez (1927-2014)

*Dört kez yönetmen, bir kez de senaryo yazarı dalında toplam beş kez kez OSCAR adaylığı elde eden Sidney Lumet (1924-2011)

*Üç filmi Cannes Altın Palmiye’sine, bir filmi Berlin Altın Ayı’sına, bir filmi de Venedik Altın Aslan’ına  adaylık elde eden yönetmen Mrinal Sen (1923)

Costa Gavras’ın babası Anadolu’ya çıkan Yunan işgal ordusunda 3 yıl görev yapmıştı...
Costa Gavras’ın babası İzmir’e çıkan Yunan İşgal ordusunda 3 yıl boyunca görev aldı. Babasının pek çok silah arkadaşı Türk-Yunan savaşlarında hayatını kaybetti.

Costa Gavras 12 Şubat 1933’te Yunanistan’da dünyaya geldi.18 yaşındayken Amerika Birleşik Devletleri’nden vize alamayınca Paris’e gitti ve 1956’da Fransız vatandaşlığına geçti.

Yönettiği “Z-Ölümsüz” (1969) adlı film yılın en iyi filmi, yönetmeni, uyarlama senaryosu, kurgusu ve yabancı filmi dalında (toplam beş dalda) OSCAR ödülüne aday gösterildi; bu ödülü kurgu ve yabancı film dallarında kazandı. Mikis Theodorakis’in “Z-Ölümsüz” bestelediği fon müziğinin OSCAR ödülüne aday gösterilmemesiyse hala eleştiriliyor.”Z-Ölümsüz”, Cannes Film Festivali’nde seçici kurul özel ödülüne de layık bulundu.

Costa Gavras’ın ”Missing-Kayıp”(1982) adlı filmi Şerif Gören’in yönettiği “Yol”la Cannes Film Festivali’nde büyük ödül Altın Palmiye’yi paylaştı.

”Kayıp” yılın en iyi filmi, erkek oyuncusu (Jack Lemmon), kadın oyuncusu (Sissy Spacek) ve uyarlama senaryosu dallarında  OSCAR ödülüne aday gösterildi; bu ödülü uyarlama senaryo dalında kazandı.”Kayıp”ın senaryosuyla Costa Gavras ilk ve tek OSCAR ödülünü kazandı.”Missing-Kayıp”, İngiliz Film Akademisi’nce verilen BAFTA  Ödülleri’nde de uyarlama senaryo ödülünü elde etti.

Costa Gavras’ın “Music Box-Müzik Kutusu”(1989) adlı filmi Berlin Film Festivali’nde büyük ödül Altın Ayı’ya layık bulundu ve baş roldeki Jessica Lange’e kadın oyuncu dalında OSCAR adaylığı getirdi.

Costa Gavras’ın “Section Speciale-Özel Bölüm” adlı filmi (1975) Cannes Film Festivali’nde büyük ödül Altın Palmiye için yarıştı ve burada yönetmen ödülünü kazandı.

Costa Gavras’ın Papa’nın ve Katolik kilisesinin (Vatikan’ın) üç kıtayı ateşe veren Nazi Almanya’sıyla sıkı ilişkilerini konu alan “Amen-Amin” adlı filmi (2002) Berlin Film Festivali’nde büyük ödül Altın Ayı için yarıştı.

Costa Gavras’ın “La petite apocalypse”(1993) adlı filmi  yine Berlin Film Festivali’nde büyük ödül Altın Ayı adaylığını elde etti.

Costa Gavras’ın çok beğendiği filmlerden bazıları:

*Greed-Tutku /Erich von Stroheim /1924
*Modern Times-Modern Zamanlar /Charles Chaplin /1936
*The Grapes of Wrath-Gazap Üzümleri /John Ford /1940
*Seven Samurai-Yedi Samuray /Akira Kurosawa /1954

BU YAZIDA YARARLANILAN BİR DİĞER KAYNAK KİTAP: "TÜRKİYE EKONOMİSİ "; YAZARLARI: YAKUP KEPENEK VE NURHAN YENTÜRK ; GELİŞTİRİLMİŞ 6. BASIM; REMZİ KİTABEVİ YAYINI...

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız