Antalya
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
26°

İnsan bildiği kelimeler kadar yaşar...

YAYINLAMA:
İnsan bildiği kelimeler kadar yaşar...

“Peki ya söyleyemediğimiz kelimeler…

Yaşamadığımız hayatlara mı dönüşüyor?”

Bazı yazılar masanın başında başlamaz.

Bir planla, bir niyetle hiç başlamaz.

Bir yerde otururken gelir.

Bir şey okurken, bir cümlenin altını çizerken, bir anda susup boşluğa bakarken…

Bazen de hiçbir şey olmuyordur. Hayat gayet sıradan akıyordur.

Kahve içiliyordur mesela. İnsan kendi hâlindedir.

Ama bir soru düşer akla. Öyle bağıran bir soru değil.

Sessiz ama rahatsız edeninden.

İnsan o soruyu hemen cevaplamaz.

Çünkü cevap gelirse, bazı şeyleri yerinden oynatmak gerekecektir.

İşte bu yazı da tam olarak öyle bir yerden çıktı.

Bir dil meselesi gibi başladı belki.

Kelimeler, cümleler, ifade edemediklerimiz…

Ama biraz durup bakınca mesele kelimeler değilmiş gibi duruyordu.

Mesele şuydu:

İnsan kendini kelimeleriyle mi anlatıyordu, yoksa kelimelerinin izin verdiği kadar mı yaşıyordu?

Ve bazı sorular vardır, cevaplanmaz. Yazılır.

İnsan kendini anlattığını sanır.

Oysa çoğu zaman yaptığı şey şudur:

Elindeki kelime stoğuyla hayatta kalmaya çalışmak.

Çünkü kelimeler masum değildir.

Kelime, sadece anlatmaz. Sınır çizer.

Bir şeye ad koyamıyorsan, oradan çıkamazsın.

Bir duyguyu tanımlayamıyorsan, ona mahkûm yaşarsın.

Bu yüzden bazı insanlar hep aynı hayatın içinde döner durur.

Aynı ilişkide. Aynı işte. Aynı suskunlukta.

Ve buna “kader” derler. Değil. Bu, kelime fakirliğidir.

İnsanlar düşündüklerinden daha azını yaşamaz.

Bildikleri kelimeler kadar yaşar.

Bu yüzden:

Kırılanlar “idare ediyorum” der.

Gitmek isteyenler “zaman verelim” der.

Tükenenler “yorgunum” diye geçiştirir.

Çünkü “kırıldım” demek çatışma çıkarır.

“Gitmek istiyorum” demek bedel ister.

“Tükendim” demek sorumluluk doğurur.

Ama “idare ediyorum” güvenlidir.

“Zaman verelim” yuvarlaktır.

“Yorgunum” kimseyi rahatsız etmez.

Dil burada bir anlatım aracı olmaktan çıkar, bir kaçış planına dönüşür.

İnsan hissettiğini değil, söylenmesi en az sorun çıkaranı seçer.

Sonra da “beni kimse anlamıyor” diye yakınır.

Anlaşılmıyorsun çünkü kendini anlatmıyorsun.

Kendini sansürlüyorsun.

Çoğu insan konuşmaz. Çoğu insan doğru kelimeyi bulamadığı için susar.

Ve bu suskunluğu olgunluk sanır.

Oysa bu, bastırılmış bir kelime arşividir.

Bir gün patlar. Ya bedende, ya ilişkide, yada hayatta.

Dil büyüdükçe insan büyür. Kelime çoğaldıkça seçenek artar.

Seçenek arttıkça cesaret doğar.

Bu yüzden bazı insanlar aynı yerde yıllarca kalır.

Çünkü “kalmak” kelimesini bilirler ama “neden kaldıklarını” anlatacak cümleleri yoktur.

Gitmek isterler ama “gitmek” fiilinin arkasını dolduramazlar.

Ve en acı gerçek şudur:

İnsan bazen suskun olduğu için değil, başka türlü yaşayacak kelimesi olmadığı için aynı hayata razı olur.

Bu yüzden mesele ifade etmek değildir. Mesele kelime edinmektir.

Çünkü insan, kendine ne kadar kelime bulabiliyorsa hayatını da o kadar genişletir.

Ve şimdi, süsü püsü olmadan, çıplak hâliyle soru hâlâ orada duruyor:

KELİMELERİNLE Mİ ANLATIYORSUN, YOKSA KELİMELERİNİN İZİN VERDİĞİ KADAR MI YAŞIYORSUN?

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız