Nezaket ağızda kaldı, akla uğramadı...
Bu yazının tohumu, yıllar önce Orson Welles’e atfedilen kısa ama tok bir cümleyle atıldı:
“İnsanların birçoğu nezaket kuralı gereği ağzı doluyken konuşmazlar. Ama kafaları boşken konuşmaktan hiç çekinmezler.”
Bazen tek bir cümle, uzun uzun anlatılan şeylerden daha fazla şey söyler.
İnsanlığın garip bir ilerleme anlayışı var.
Bazı şeyleri çok iyi öğrenirken, bazılarını itinayla unutuyoruz.
Mesela konuşmamayı…
Mesela durmayı…
Mesela düşünmeyi.
Çoğumuz, ağzımız doluyken konuşmamamız gerektiğini biliriz. Bu bir görgü kuralıdır. Öğretilmiştir, ezberlenmiştir, içselleştirilmiştir. Lokma varken susulur. Ayıp olmasın diye. Nezaket gereği.
Ama iş kafaya gelince, orada bir serbest bölge ilan edilmiş gibi davranıyoruz.
Düşünce yarım mı? Olsun.
Bilgi eksik mi? Hiç problem değil.
Bağlam yok mu? Zaten kim arıyor ki…
Konuşuyoruz.
Hem de hiç çekinmeden.
Hiç duraksamadan.
Hiç “bir dakika ya, ben bunu gerçekten biliyor muyum?” demeden.
Bir fikrin olması için bir şey bilmek gerekmiyor artık. Sadece sesinin çıkması yetiyor. Mikrofonu olan konuşuyor, klavyesi olan hüküm dağıtıyor. Eskiden susmak bir erdemdi; şimdi susan, sanki eksikmiş gibi bakılıyor.
Oysa düşünmek zahmetli bir iştir.
Sessizlik ister.
Zaman ister.
Bir miktar şüphe ister.
Ve en önemlisi, insanın kendine şu cümleyi kurabilme cesaretini ister:
“Ben bu konuda konuşmayayım.”
Ama bakıyoruz, bu cümle çok az kişinin repertuarında var.
Herkesin her konuda bir fikri var.
Ama kimsenin fikrinin sorumluluğunu alma gibi bir derdi yok.
Yanlış anlama, mesele çok konuşmak değil.
Mesele konuşmadan önce düşünmemek.
Mesele, zihni boşken ortamı doldurma ihtiyacı.
Asıl nezaketsizlik burada başlıyor.
Çünkü bilmeden konuşmak sadece bir hata değil; aynı zamanda karşısındakinin aklına saygısızlık.
“Ben düşünmedim ama sen dinle” demek gibi bir şey.
Eskiden büyüklerin bir sözü vardı:
“Eğer bir şey bilirsen söyle, ibret alsınlar;
şayet bir şey bilmezsen sus da âlim sansınlar.”
Şimdi ise herkes konuşuyor ki bir şey sansınlar.
Ne olduğu çok da önemli değil.
Belki de bu yüzden bu kadar gürültülüyüz.
Herkes anlatıyor, kimse anlamıyor.
Herkes konuşuyor, kimse dinlemiyor.
Çünkü kafalar dolu değil…
Sadece sesler var.
Nezaketi ağzımızda taşıyoruz ama aklımıza uğratmıyoruz.
Oysa asıl görgü, düşüncede başlar.
Asıl edep, bilmediğini bilmektir.
Asıl incelik, her cümleyi kurmak zorunda olmadığını fark etmektir.
Belki de yeniden öğrenmemiz gereken şey çok daha incelikli:
Sadece ne zaman konuşacağımızı değil, ne zaman susacağımızı da bilmek.
Çünkü her cümle cesaret değildir;
Bazıları sadece gürültüdür.
Ve asıl mesele şu olabilir:
Bugün bu kadar çok şey söylenirken,
hangimiz gerçekten söylemeye değer bir cümle kuruyor?