Emma Bovary: Hayal kur, ama fazla uçma
Emma Bovary’yi bilirsiniz. 19. yüzyıl Fransası’nda yaşayan bir kadın…
Ama dürüst olalım, biraz da hepimizden bir parça.
Çünkü Emma’nın derdi çok basit: Hayat istediği gibi değil, o da kafasında başka bir hayat uyduruyor.
Ve evet, biraz dramatik.
Hani derler ya, “elindekine razı ol.” Emma hiç razı değil...
Kocasına bakıyor, kasabasına bakıyor, rutinine bakıyor…
Sonra kafasında Paris sokaklarında balolara dans ediyor, yakışıklı adamlarla flört ediyor, her şey Oscar’lık sahne gibi.
Ama gerçek hayat mı? Onun kahkahası sessiz bir kasaba akşamına gömülmüş.
Flaubert’in mesajı basit:
“Hayal kurmak güzeldir ama kafanda film çekerken gerçek hayatla dalaşma; yoksa kahramanın kendisi bile ağlar.”
Emma’nın trajikomik dersi:
Hayaller güzeldir ama onları gerçeklerden ayrı tutamazsın.
Tatminsizlik doğal ama kafandaki filmle gerçek hayat kavga ederse, gerçek hep kazanır.
İnsan bazen kafasında Oscar’lık bir başrol oynar ama gerçek hayatta sadece kısa metraj çekebilir.
Gelin biraz da sarkastik bakalım...
Emma’nın hayatı bize diyor ki:
“Bak sevgili okur, kafanda Paris sokaklarında dolaşırken, gerçek hayatın hâlâ fatura ödüyor, bulaşık yıkıyor ve posta kutusunda bekliyor.”
Ama işin trajikomik kısmı burada:
Hepimiz bir şekilde Emma’yız. Kendi kafamızda bir dünya yaratıp başrolü kapıyoruz ama gerçek hayat sessizce bizimle dalga geçiyor.
Çok uçarsak, kafamızdaki Paris balosu yerini gri kasaba akşamına bırakıyor.
Ve tabii ki, kafamızın Oscar’ı da çoktan gitmiş oluyor.
Ve şimdi soralım:
Sen gerçekten yaşadığın hayatta mısın, yoksa kafanda oynattığın filmin yönetmeni misin sadece?