Hayat Erteleme Tuşunda
(Ama Snooze’a Basan Kaybediyor)
Hayat sabah çalan alarmla başlıyor.
Ve çoğumuz o ilk saniyede pes ediyoruz.
“Beş dakika daha…”
İşte orada. Maç bitti.
Kimse o beş dakikada hayatını değiştirmedi ama milyonlarca insan, hayatını ertelemeyi orada öğrendi.
Sorun alarm değil.
Sorun bizim hayatı da “sonra bakarım” klasörüne atmamız.
Diyet? Pazartesi.
Spor? Yaz gelsin.
O mesaj? Önce o yazsın.
Hayaller? Bir gün… Kesin.
Biz büyük bir milletiz.
Erteleme Cumhuriyeti vatandaşıyız.
En sevdiğimiz yalan şu:
“Bir gün yapacağım.”
O “bir gün” var ya…
Mecnun’un Leyla’yı beklediği çöl gibi.
Tabela var, yol yok.
İnsanlar işi, aşkı, cesareti, hatta kendini erteliyor.
Sonra da “Nerede yanlış yaptım?” diye soruyor.
Yanlış basit: Başlamadın.
Hayat bir bekleme salonu değil.
Rötar anonsu yapılmıyor.
Ve hayat Netflix değil;
Kaçırdın mı, geri sarma yok.
En büyük kandırmacamız şu:
“Şimdi başlasam ne değişir ki?”
Belki her şey.
Ama biz kapının önünde oturup,
“Birazdan açarım” diyoruz.
Kapı orada. Biz oradayız. Hareket yok.
Ve farkında mısınız?
Bu erteleme bulaşıcı.
Herkes yarına güveniyor, sanki yarının garantisi varmış gibi.
Oysa gerçek çok net:
Hayat, ertelemeyenlerin oyunu.
Şimdi dürüst olalım:
Bugün neyi erteledik?
Bir mesajı mı?
Bir yüzleşmeyi mi?
Bir hayali mi?
Kendimizi mi?
Ve asıl soru şu:
Neyi artık ertelememeye karar verebiliriz?
Alarm çaldığında, hayat seslendiğinde bir kere de olsa snooze’a basma.
Kalk.
Yaz.
Ara.
Söyle.
Başla.
Çünkü biliyorsunuz…
Yarın diye bir şey yok.
Sadece hep ertelediğimiz bir şimdi var.