Kalleşçe Öldürülen Türk Başbuğları - 11
Hemen bir şeyler yapılması gerekiyordu. Türk ordusunun tamamının toplanması zaman gerektiriyordu, bunu beklemek ise çok riskliydi. Ne yapılacaksa hemen karar verilmeliydi. Başbuğ Alpaslan hiç telaşa kapılmadan gerekenleri yapmaya başladı. Önce Harem hatunlarını, şehzadeleri ve çocukları, Başvezir Nizam ül-Mülk nezaretinde Tebriz’e (bazı tarihçilere göre Hemadan’a) gönderdi… Durum çok tehlikeliydi, düşmanın asker sayısı çok çok fazlaydı dolayısıyla Başbuğ, olacak savaşı bir ölüm – kalım meselesi olarak görmekteydi. Korkuyor muydu? Asla!.. Yaklaşık kırkbin (ünlü tarihçi Mevdudi’ye göre sadece onbeşbin) askeriyle 4 Zilkâde 463 (Milâdî 1071) Ahlat tarafına hızla harekete geçti. Malazgirt Ovasına geldiğinde, düşmana iki fersah mesafede (yaklaşık 12 Km) ordugâhını kurdu. Töre gereği Kayser’e (Doğu Roma İmparator ünvanı) haber gönderip barış teklifinde bulundu. Doğu Roma İmparatorunun cevabı ve Türk Başbuğu’nun karşı cevabı herkesçe bilinmekte…
Türk ordusu, 26 Ağustos 1071 Cuma günü savaş düzeni aldı. Başbuğ Alpaslan askerlerine şöyle bir konuşma yaptı: “Ey Müslümanlar! Önümüzdeki bu savaş, İslam’ın mukadderatını tayin edecek bir savaştır… Kim şehitlik saadetine erişmek istiyorsa, bizimle gelsin. Kim ki, bunu istemiyorsa çıkıp gidebilir. Bu gün artık ne padişah, ne sultan ne de subeyler var… Hep Müslüman kardeşleriz… Hep kılıca sarılacağız… Bu savaş diğer savaşlara benzemez, Allah yardımcımız olsun.” Savaş başlamadan hemen önce; Doğu Roma ordusundaki (henüz Müslüman olmamış) Peçenek ve Uz askerleri (paralı askerler) kendi aralarında bir durum değerlendirmesi yaptıktan sonra, altın karşılığında kardeşlerimizle savaşmamalıyız kararı aldılar. Başlarında bulunan Tamış Beg, Başbuğ Alpaslan’a bir haberci gönderdi ve hepsi birlikte Türk ordusunun saflarına katıldılar…
Savaşın nasıl olduğu ve sonucu malum…
Başbuğ Alpaslan 465 (Milâdî 1072)’de ordusunu topladı ve Türkistan’a doğru harekete geçti. Amacı, irili ufaklı bütün Türk devletlerini ve boylarını Selçuklu bayrağı altında toplamaktı. Gidiş yolu üzerinde Karir Kasabasında, Selçuklu İmparatorluğuna bağlı bir kale vardı. Kale yıkık dökük durumdaydı; tamir ve onarımı için Yusuf Harezmî adında biri görevlendirilmiş, gerekenden fazla da para verilmişti. Ordu söz konusu kaleye yaklaştığında, Yusuf Harazmî’nin isyan ettiği haberi geldi! Akıl alır bir durum değildi, bu adam, kaledeki bir avuç askerle koca Selçuklu Ordusuna ne yapabilirdi. Bu densizin haddi bildirilmeliydi. Kale hemen kuşatma altına alındı. Ama o da ne! Yusuf Harezmî hemen teslim bayrağını çekti… Başbuğ’un huzuruna getirilen Yusuf Harezmi, ani bir hareketle, deri çizmesine sakladığı hançeri çıkarıp saldırdı. Ne yazık ki daha ilk hamlede Başbuğ’un göğsünde ölümcül yarayı açmış oldu! O anda hain, askerler tarafından parçalandı. Neye Yarar ki, daha işin başında olan, bütün Türk dünyasını töre gereklerine göre bir düzene sokmak isteyen Ulu Başbuğlarımızdan Alpaslan 42 yaşında öldü… (25 Kasım 1072)
Gelin şimdi bu cinayeti irdeleyelim: Yusuf Harezmî’nin kalede hiçbir tamir ve onarım yaptırmadığı görüldü. Kendisinin, terör ve cinayet örgütü Batînilerin (dini amaçlı/tarikatçı terörist/katiller örgütü) mensubu olduğu, kale tamir ve onarımı için verilen paraların cinayet örgütüne aktarıldığı kanaati pekişti. Batîni katilleri, cinayetlerini hançer veya zehir kullanarak işlerler. Cinayeti işleyen örgüt mensubu (ünlü gezgin Makro Polo’nun açıkça yazdığı gibi) görevini yaptıktan sonra cennete gideceği hususunda yüzde yüz bir inanç saplantısı içindedir. Dolayısıyla verilen emri yerine getirdikten sonra kendisinin de ölmesini zaten arzu etmektedir…
DEVAMI VAR