Antalya
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
24°

İyi ve kötü arasındaki fark…

YAYINLAMA:

(Makalenin sonuna bakınız)

‘Tarihi değiştiren 50 konuşma’ diye bir kitap okumuştum yıllar önce. Bir tanesi pek dikkatimi çekmişti. Oliver Cromwell adında ki İngiliz diktatörünün konuşmasıydı bu.

 Oliver Cromwell, 17. Asrın ikinci yarısında İngiltere kralı 1. Charles’a karşı başlattığı İç savaşın sonunda kralın kafasını kestirmiş olan adamdı.

 Hikayeyi kısaca özetleyelim, İngiltere de o yıllarda iki egemen güç vardı;

 Parlamento ve Kral!

Kralın yetkileri nerede ise sonsuzdu ama bir tek yetki meclisin elindeydi, majesteleri vergileri artırmak isterse kesinlikle parlamentonun onayı gerekiyordu. Zaman kötü zamandı, İngiltere hala kendi içinde ki dinci kutuplaşmayı bir çözüme bağlayamamıştı.(Katolik-Protestan) o küçücük adanın için de bir yandan İskoçya ile savaşıyor, bir yandan İrlanda’ya göz kulak olmaya çalışıyordu. Ne var ki bu işler savaşlarla hal edilmeye çalışılıyordu. O da asker gerektiriyordu, yani bu adamları çiftinden çubuğundan ayıracaksın, giydireceksin, donatacaksın ve eğiteceksin.

E, haliyle bu da bedava olmuyordu, para lazımdı ve hazinenin dibi görünür olmaktaydı. Vergi koymaktan başka da çare yok gibiydi. Kral hazretleri mecburen meclise başvurmak zorunda kalmıştı.

Parlamento da ‘is your mother beatiful’ diyecekti. Ve kanlı bir iç savaş çıkmıştı. İşte adamımız Cromwell, parlamento kuvvetlerinin en kuvvetli adamıydı. Emri altında 40 bini aşkın eğitimli ve disiplinli orduya sahipti ve tüm ülke bu adamın iki dudağı arasındaydı. Kral da bu yüzden kellesinden olacaktı.

Şimdi tek güç kalmıştı o da parlamentoydu. Cromwell ise kendi arazisine çekilmişti. Gözü hala Londra’daydı ne olup ne bitiyor düzenli haber alıyordu.

Meclis kafasına göre takılıyordu, hatta bir ara yeniden seçime gitmektense kendi görev sürelerinin yine kendi oylarıyla uzatılması falan gibi zihni sinir konuları tartışıyorlardı.

Cromwell askerlerini toplayıp parlamentoya gelecek ve şunları diyecekti; ‘siz ki halkın sorunlarını çözmek için buradasınız, oysa şimdi halkın bir numaralı sorunu haline geldiniz. Altın sizin tek Tanrınız olmuş. Def olun gidin.!’

Ve parlamentoyu kapatıp tek başına ülkeyi bir süre yönetecekti.

E ne olmuştu şimdi? Kralın kafası niye kesilmişti?   Bu hikaye daha çok su kaldırır da şimdilik burada duralım.

Ama Brezilya da ki seçim sonuçlarını yorumlayan şu cümleyi de her fırsatta kullanıp ucuzlaştırmayalım;

Yok efendim ‘cennetin kapıları açılmamış ama cehennemim kapıları kapanmış!’

Şaka mısınız arkadaş

Adamın bir zaten demiş; ‘Demokrasi en iyi idare biçimi değildir, en az kötü olanıdır!’

 Evet iyi ile kötü arasında ki tek fark;

Kötü,

 yapmak istediğiniz

İyi,

 yapmanız gereken.

Var mı aranızda böyle babayiğit?

Sen ne dersin arka sıradaki apalak çocuk?

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız