Bir Sofranın Kırk Yıllık Hikayesi -1

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
Bir Sofranın Kırk Yıllık Hikayesi -1

Bir haziran sıcağıydı.
Antalya'nın yakıcı sıcağından ve neminden uzaklaşıyor, Beydağları'nın serin yamaçlarına doğru tırmanıyordum. Kumluca'ya bağlı, denizden 1200 metre yükseklikteki köyüme ulaşmak için dağ yollarını aşmam gerekiyordu.
Telefonum çaldı.
Ekrana baktım. Arayan Ercan Evren'di.
Ercan ağabeyim...
Antalya'nın yalnızca mimarlık ve turizm hayatında değil, düşünce, kültür ve sanat dünyasında da izler bırakmış, kırk yılı aşan dostluğumuzun değerli insanı.
Telefonu açmadım. Köye vardığımda rahatça konuşmak, sesini yol telaşından uzak, bütün dikkatimle dinlemek istiyordum. Köyüme ulaştığımda kendisini aradım.
— Muharrem, Mitolojiden Felsefeye kitabımızı şimdi bitirdim. Gözlerim iyi görmüyor. Büyüteçle okudum. 97 yaşındayım. Belki yarınım olmaz. Seni hemen aradım. Bu kadar ağır felsefi konuları akıcı bir dil ile nasıl yazdın? Seni tebrik ediyorum, dedi.
Bu sözler karşısında bir an durakladım.
— Sevgili ağabeyim, o kitap yalnız benim eserim değil, senin de eserin. Sen bizim zihinlerimizde biriken kirleri temizledin. Düşüncelerimizi dogmaların esaretinden kurtarmamıza yardımcı oldun. O kitap, işte bu zihinsel arınmanın ardından doğdu, dedim.
Telefonu kapattığımda Beydağları'nın sessizliği içinde yıllar öncesine gittim.
Gözlerimin önünde Antalya'nın bir otelinde kurulan salı akşamı sofraları, konuşmalar, tartışmalar, dost yüzleri canlandı. Bir sofra düşünün ki çevresinde ülkücüler, ümmetçiler, komünistler, liberaller, milliyetçiler ve farklı düşünce dünyalarından insanlar oturuyor. Hiçbiri kendi düşüncesinden vazgeçmiş değil. Fakat hiçbiri karşısındakini susturmaya çalışmıyor.
İşte Gönül Dostları böyle bir ortamda doğmuştu. Bu sofranın nasıl kurulduğunu ve yıllar içinde nasıl bir dostluk çevresine dönüştüğünü anlamak için, önce 12 Eylül sonrasının karanlık günlerine dönmek gerekir.
Gönül Dostları sofrası, 12 Eylül karanlığında kurulan aydınlık bir sofradır. 12 Eylül 1980 askerî darbesi, Türk toplumunun yalnızca siyasi hayatında değil, düşünce dünyasında da derin yaralar açmıştı. Dernekler kapatılmış, siyasi ve fikrî faaliyetler sınırlandırılmış, farklı görüşlerden insanlar birbirlerinden uzaklaşmıştı. Düşünce iklimi dağılmıştı. Düşünce iklimi yaratmayan hiçbir millet tarihte var olamamıştır. Türkiye konuşmaktan korkan bir topluma dönüşüyordu. Bu iklim korkutucu ve ürkütücüydü.
Devamı var.
 

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız