Alevilik, İnsanlığın ve Vicdanın Yoludur
Alevilik, insanı incitmemeyi, kul hakkı yememeyi, adaletli ve vicdanlı yaşamayı öğütleyen bir inanç yoludur. İnsanın değeri; zenginliğiyle, makamıyla veya soyuyla değil, yaptığı iyiliklerle ve başkalarına davranışıyla ölçülür. Benim anladığım Alevilikte inanç, insanın sözünde olduğu kadar yaşamında da görünmelidir. Yoksulu görmezden gelenin, kadını aşağılayanın, emekçinin hakkını yiyenin güzel sözler söylemesi yetmez.
Bu inancın geçmişini anlatırken önce bir karışıklığı gidermek gerekir: Alevi adının yaygınlaşmasıyla Aleviliğin tarihsel oluşumu aynı şey değildir. Bir toplum, bugün kullandığı ad yaygınlaşmadan önce de başka adlarla yaşamış olabilir.
Hz. Ali’ye bağlılığın tarihi 7. yüzyıla uzanır. “Alevi” sözcüğü geçmişte Ali’nin soyundan gelenleri ve onun tarafını tutanları anlatmak için kullanılmıştır. Ancak o dönemdeki Ali taraftarlığı ile bugünkü Anadolu Aleviliğini bütün özellikleriyle aynı sayamayız. Anadolu Aleviliği, yüzyıllar içinde oluşmuş bir inanç ve yaşam geleneğidir.
Bu oluşumun önemli aşamalarını açıkça söyleyebiliriz. Anadolu’daki Alevi geleneğinin şekillenmesinde 13. yüzyılın dinî ve toplumsal hareketleri önemli yer tutar. Türkmen toplulukları, derviş çevreleri ve kuşaktan kuşağa aktarılan inançlar bu gelişimde etkili olmuştur. Kızılbaş kimliği ise 15. yüzyılın sonlarında belirginleşmiş, 16. yüzyılda Osmanlı-Safevî mücadelesi içinde daha görünür hâle gelmiştir. Aleviliğin başlangıcını tek bir güne bağlayamasak da Anadolu’daki oluşumunu bu tarihsel süreç içinde izleyebiliriz.
Osmanlı döneminde bu topluluklar çoğunlukla Kızılbaş adıyla anılmıştır. Siyasi ve mezhebî çatışmalar sırasında Kızılbaş sözüne aşağılayıcı anlamlar yüklenmiş; insanlar inançları ve bağlılıkları nedeniyle suçlanmış, baskıya uğramıştır. Bir topluluğun iktidar tarafından “asi” veya “dinsiz” diye adlandırılması, o topluluğun gerçekte kim olduğunu göstermez. Bu suçlamalar, dönemin iktidar mücadelesi içinde değerlendirilmelidir.
Alevi adı, 19. yüzyıldan itibaren Anadolu’daki bu toplulukları anlatan daha yaygın bir kimlik adına dönüşmüştür. Bununla birlikte, Sadullah Gülten’in tahrir, mühimme ve vakfiye defterlerine dayanan araştırması, 15. ve 16. yüzyıllarda da Alevi sözcüğünün kullanıldığına dikkat çekmektedir. Dolayısıyla “Alevilik 19. yüzyılda başladı” demek yanlıştır. O yüzyılda yaygınlaşan, inancın kendisinden çok bugün kullandığımız adlandırmadır.
Anadolu Aleviliğinde Türk ve Türkmen topluluklarının güçlü bir tarihsel yeri vardır. Türkçe deyişlerimiz ve nefeslerimiz bu mirasın yaşayan sesidir. Zaza Aleviler de bu yolun köklü taşıyıcılarıdır. Kürtçe konuşan Alevi toplulukları da aynı inanç dünyasının içindedir. Kesin nüfus verileri olmadan çoğunluk oranları vermek yerine, bu tarihsel varlıkları doğru anlatmalıyız. Kendi kökümüzü korumak, başka bir canın kökünü inkâr etmeyi gerektirmez.
Aleviliğin insani ve vicdani özü, günlük hayattaki sorumluluklarımızda karşılık bulur. “Eline, beline, diline sahip ol” öğüdü; zarar vermemeyi, dürüst olmayı ve insan onurunu korumayı ister. Cem, rızalık, paylaşma ve dayanışma da bu anlayışın parçalarıdır.
Benim savunduğum Alevilik; kadının ve erkeğin eşitliğini, emeğin değerini, düşüncenin özgürlüğünü ve insanın saygınlığını gözetir. Geçmişimizi öğrenmek, yalnızca hangi adla anıldığımızı bilmek değildir. Bize bırakılan vicdan sorumluluğunu da taşımaktır. İnancımızın değerini, birbirimize ve bütün insanlara gösterdiğimiz adaletle yaşatabiliriz.