Akıl Neden Geriledi?
İslam dünyasında bilimsel üretimin zayıflamasını tek bir Cumhurbaşkanı, başbakana, hükümdara, krala, dinî yoruma ya da din adına ezbere konuşan birkaç hocaya bağlayamayız. Savaşlar, siyasi parçalanma, ekonomik değişimler, eğitim kurumlarının dönüşmesi ve özgür düşüncenin daralması farklı dönemlerde birlikte etkili oldu. Bu süreç her ülkede aynı zamanda ve aynı biçimde yaşanmadı.
Yine de bir toplumun hangi yöne gittiğini anlamak için kime kulak verdiğine bakmak gerekir. Doktorun, öğretmenin ve bilim insanının uyarıları önemsenmezken şeyhlerin, hocaların ve cemaat önderlerinin her sözü sorgulanmadan kabul ediliyorsa akıl geri plana itilir. Hastalığa çare arayan, yeni bilgi üreten ve çocuklara düşünmeyi öğreten insanlar destek görmediğinde bunun bedelini bütün toplum öder.
Din görevlisi insanlara inançları konusunda yol gösterebilir. Ancak yoksulluğa, işsizliğe ve adaletsizliğe çözüm aramak yerine halka yalnızca sabretmesi ve ahiretteki ödülü beklemesi söyleniyorsa bu dünyadaki sorumluluklar ertelenir. Cennet ve huri vaatleriyle avutulan insan, kendisini yönetenlerden okul, hastane, iş ve adalet istemekten uzaklaştırılabilir. Benim itirazım, inancın insanları itaate alıştırmak için kullanılmasınadır.
Şeyhe sorgusuz bağlılığı, cemaat çıkarını ve tarikat otoritesini insan aklının üstüne koyan düzen, Müslüman toplumları geri bırakan bir tuzağa dönüşür. İnsanın düşünmesini engelleyen, eleştiriyi günah sayan ve boyun eğmeyi erdem gibi sunan anlayış, cehaletin sürmesine hizmet eder. Böyle bir düzende inanç, vicdanı uyandırmak yerine insanı susturmanın aracına çevrilir.
Filistin’de çocukların öldürülmesine karşı İsrail yönetimine ve saldırıları gerçekleştiren güçlere ses yükseltmek bir vicdan sorumluluğudur. Aynı sorumluluk, Kur’an kurslarında çocuklara yönelik tacize, dinî vakıflardaki cinsel istismara, ülkenin kaynaklarını yağmalayanlara ve her türlü haksızlığa karşı durmayı da gerektirir. Cemaat ve tarikat önderleri kendi çevrelerindeki suçlar karşısında susuyor, mağdurları korumak yerine kurumlarının itibarını kurtarmaya çalışıyorsa anlattıkları ahlakın inandırıcılığı kalmaz. Adalet adına konuşan kişi, önce kendi çevresindeki haksızlıkla yüzleşebilmelidir.
Ben dinin ve imanın değerini insanın davranışlarında ararım. Çocuğu korumayan, zulme karşı durmayan, hırsızlığa göz yuman ve güçlünün çıkarı uğruna susan bir anlayışta ne dinin ahlakını ne imanın sorumluluğunu ne de vicdanın sesini görebilirim. Kendi çevresindeki haksızlığı örtüp başkasının haksızlığına öfkelenmek adalet değildir. Vicdan, mağdurun kimliğine ve suçlunun bağlı olduğu kuruma göre değişmez.
Cehalet yalnızca bilgi eksikliği değildir. Bilmediğini öğrenmek yerine soru soranı susturmak, hastalığa çare arayanın önüne hurafeyi koymak ve gence düşünmek yerine boyun eğmeyi öğretmek de cehalettir. Bir toplumun aydınlanması, öğretmenine, hekimine ve bilim insanına değer vermesi; her türlü otoriteyi sorgulayabilmesi ve yönetenlerden hesap sorabilmesiyle başlar. Akıl, soru sorma cesaretiyle; vicdan ise haksızlık karşısında susmamakla güçlenir.