Söylediğimizin Ne Kadar Arkasındayız?
“Yanlış anlama ama…”
Bu cümleden sonra pek hayırlı bir şey gelmeyeceğini hepimiz biliriz.
“Ben karışmam ama…”
Karışacaktır.
“Benden duymuş olma…”
Tam da kimden duyduğumuzu artık unutamayız.
İlginç olan şu: Henüz asıl mesele söylenmedi.
İnsan, söyleyeceği cümleden önce o cümlenin nasıl anlaşılmasını istediğini anlatmaya başlamış durumda.
Geçenlerde Florence Hazrat’ın Philip Sidney’nin parantezleri üzerine yazdığı bir denemeye rastladım.
Sidney, 16. yüzyılda yazdığı Arcadia’da parantezi öylesine sık kullanıyordu ki bu işaret, metinde yalnızca ek bilgi vermenin ötesinde bir işleve sahipti. Ana anlatının yanında daha kişisel, daha tereddütlü, bazen de ana cümleye küçük bir itiraz bırakan başka bir ses açılıyordu.
Sidney 31 yaşında öldü. Arcadia’nın yeniden yazdığı sürümü yarım kaldı.
Son sözleri bir parantezin içindeydi.
Parantez kapandı. Cümle kapanmadı.
Belki de beni parantezin kendisinden çok, bugün hâlâ yaptığımız benzer şeyler ilgilendiriyor.
Çünkü konuşurken de cümlelerimize kullanım şartları ekliyoruz.
“Aramızda kalsın” dediğimizde bilginin nereye kadar gidebileceğini belirlemeye çalışıyoruz.
“Benden duymuş olma” dediğimizde bilgi kalsın, bizim onunla bağımız biraz silinsin istiyoruz.
“Yanlış anlama ama…” derken ise ardından gelecek cümlenin yaratabileceği etkiye daha baştan müdahale ediyoruz.
Gazetecilikte bunun daha açık kuralları olan bir karşılığı var: off the record. Önceden bu koşul üzerinde anlaşılmışsa verilen bilgi yayımlanmaz; mesele yalnızca konuşanın adını gizlemek değildir. Burada sözün sınırını iki taraf birlikte belirler.
Gündelik hayatta kurallar bu kadar net değil.
İşte benim takıldığım yer de burası.
Madem söylüyoruz, neden hemen arkasından kullanım kılavuzu veriyoruz?
“Bunu bil ama yayma.”
“Bunu bil ama benden bilme.”
“Bunu bil ama başka türlü anlama.”
Galiba insan bazen yalnızca ne söyleyeceğini değil, söylediği şeyin başına daha sonra ne gelebileceğini de yönetmek istiyor.
Çünkü bir cümle karşı tarafa ulaştığı anda bizim niyetimizle sınırlı kalmıyor.
Başka türlü anlaşılabiliyor.
Hatırlanabiliyor.
Ve bazen yıllar sonra hiç beklemediğimiz bir yerde yeniden önümüze konabiliyor.
Bu yüzden kimi cümlelerin yanına görünmez bir “mesuliyet sınırlıdır” etiketi iliştiriyoruz.
Ama burada başka bir şeyi ayırmak gerekiyor.
Her tereddüt sorumluluktan kaçmak değildir.
“Ben iyiyim.”
ile
“Ben iyiyim. Galiba.”
aynı cümle değil.
İkincisinde konuşan söylediğinin dolaşımını sınırlamıyor. Kendi kesinliğini azaltıyor.
Belki gerçekten ne hissettiğinden emin değil.
Belki “galiba”, cümlenin en dürüst kısmı.
Aynı durum “Bu projeye karşı değilim. Bu hâline karşıyım” derken de var. İnsan bazen geri çekilmiyor; tam tersine neye itiraz ettiğini daha doğru tarif ediyor.
Demek ki bütün küçük ekleri aynı torbaya koyamayız.
Bazen sözümüzü daha doğru hale getiriyoruz.
Bazen karşıdakini incitmemeye çalışıyoruz.
Bazen de gerçekten söylediğimiz şeyin sorumluluğuyla aramıza birkaç santim mesafe koyuyoruz.
Hangisini yaptığımızı anlamak için çoğu zaman cümlenin kendisinden önce kurduğumuz o küçük girişe bakmak yetiyor.
“Ben karışmam ama…”
Mesela bunu duyduğumda artık sonraki cümleden çok eminim.
Karışılacaktır.
Belki bütün mesele parantezin içinde ne söylediğimiz değil.
Neden bazı sözlerimizi çıplak hâlde söylemekte zorlandığımız.
Bundan sonra biri bana “Yanlış anlama ama…” dediğinde, ardından ne söyleyeceğini elbette dinleyeceğim.
Ama biraz da neden önce “yanlış anlama” deme ihtiyacı duyduğuna kulak vereceğim.
İnsan asıl ne zaman dürüsttür: cümleyi kurarken mi, parantezi açarken mi?
Söylediğimiz şeyle, söylemenin sorumluluğunu almaya hazır olduğumuz şey arasında ne kadar mesafe var?