Anmak ya da Çekilmiş Bir Dişin Yoklanması: Antalya’da Selahattin Tonguç Dönemeci Üzerine Bir Deneme
Selahattin Tonguç’u geçen yıl yitirdik. Çok alıştığımız varlığı, aniden ve alışılması güç bir yokluğa dönüştü. Bu, onu tanıyan, onunla özel ya da kamusal yakınlık kuran dostları, hemşerileri ve yoldaşları olan bizler için dilimizin sık sık çekilmiş bir dişimizi yoklaması gibi bir şey. Aradan bir yıl geçmiş olsa bile.
Bizler için böyle olan, saygıdeğer eşi, oğlu, kızı ve torunları için kim bilir nasıldır. Çekilmiş bir diş mecazının onlar için çok hafif kalacağı açıktır. Ben bu mecazı, onun kamusal varlığıyla kurduğumuz ilişkiyi anlatmak için kullandım. Varlığına, sanki hep oradaymış gibi alıştığımız insanların yaşamımızdaki önemini çoğu zaman ancak yokluklarıyla kavrıyoruz. Kendimizi gecikmiş bir değerbilirlik içinde buluyor; çaresi olmayan kaybın kederini, biraz da suçluluk duygusuyla hissediyoruz. Sonra, zamanın telafi ediciliğine sığınıyoruz.
Çoğumuz biliriz ki zaman, acının keskinliğini törpüler, özlemin yakıcılığını serinletir. Dilimiz de çekilmiş dişimizin yokluğuna giderek alışır; o boşluğu daha seyrek yoklar ve sonunda yoklamaz olur. Acının sıcaklığında kabul edilmesi güç görünse de bu, insanın biyolojik ve psikolojik terkibinin bir parçasıdır. Çünkü insan, bütün canlılar gibi, en dramatik değişimlere uyum sağlayarak hayatta kalmaya koşulludur.
Anmak, Hatırlamak
Ama insanı öteki canlılardan ayıran yalnızca uyum sağlama gücü değildir. O, hatırlayışını refleksif ve güdüsel olmaktan öteye taşıyabilir.
Zamanla hatırlayışını anlardan zamanlara taşıyabilir. Onu yalnızca içtenlikli bir iç çekiş, bir ahı göğe salış ve biriyle paylaşmaktan öteye götürebilir. Andığına anlam katabilir; hatırlayışını bir biçime, bir ifadeye dönüştürebilir. Yitirdiğimiz değerlerimizi bir ifadeye, dolayısıyla bir biliş ve duyuş terkibine dönüştürebiliyorsak, ancak o zaman onları gerçekten hatırlamış oluruz. Yoksa çoğu zaman yalnızca anmış oluruz.
Hatırlamak; çaba, ilgi, bilgi, bilinç ve irade gerektirir. Anmak ise, başlangıçta değeri tartışılmaz olsa da çoğu zaman içten bir insani tepkidir. Zaman geçtikçe solabilir. Biçim kazanmış bir hatırlama ise, hatırlayan için başlı başına bir sanat eseri olmasa bile ona doğru bir yöneliş, bir hamledir. Böylece, yitirdiğimizi başka biçimlerde çoğaltır ve yaşatırız.
Hatırlamak, hatırlananı zihnimize yerleştirdiğimiz bir mumya müzesinde zaman zaman ziyaret etmek değildir. Onu yeni koşullarda, kendisi olarak yeniden görebilmek ve kavrayabilmektir. Bir bakıma, yitirdiğimizi zenginleştirerek yaşatmaktır.
Unutmak
Öte yandan, hatırlamanın böylesine yaratıcı bir imkân olmasını sağlayanın, onun varlık ikizi sayılabilecek unutmak olması ne kadar gariptir! Kaya nasıl yontularak heykele dönüşüyorsa, insan hayatı da unutulanlardan ve unutulmayarak geride tutulanlardan oluşur. Bu yüzden hatırlama sanatını, unutul(a)mayanlardan kalan anlamları ve güzellikleri edinme ustalığı olarak da düşünebiliriz.
Kamusal Hafıza
Dünyanın ve ülkemizin giderek etkileşimli ilişkilerden, doğurgan düşünsel ve toplumsal meselelerden uzaklaştığı yönündeki izlenimimiz bütünüyle bir vehim değilse, bunun hatırlama ve unutma biçimlerimizle de önemli bir ilişkisi olmalı.
Yaşadığımız zamanı anlamak, ona ilişkin sorumluluk almak ve bireysel ya da toplumsal olarak mümkün olduğunca kapsayıcı hayaller kurabilmek için, zamanla; dolayısıyla unutmak ve hatırlamak yetilerimizle ilişkimizi diri tutmamız gerekir.
İnsani bir olgu, sanatsal bir yöntem olan; fakat sığ zihinlerde pratik aklın istismar aracına dönüşebilen marazi nostaljinin, keyfî anakronizmin ve ilkesiz pragmatizmlerin sözüm ona aydın dünyasına da sirayet ettiği günlerde, bu gerekliliğin önemi daha da artıyor.
Selahattin Tonguç’u Hatırlama Biçimleri
O halde bugün, onu kaybedişimizin birinci yılında, Selahattin Tonguç’u nitelikli bir biçimde hatırlamamız gerektiğini söyleyebiliriz. Onu hatırlarken yalnızca onu değil; kendimizi, kentimizi ve ülkemizi de yeniden keşfedebiliriz.
Tonguç’un Antalya kent hafızasından silinmeyen ve geleceğine esin veren bir kamusal karakter olarak yaşatılması gerektiğine güçlü biçimde inanıyorum.
Başta Kent Konseyi, Büyükşehir ve ilçe belediyeleri ile kentimizin sivil toplum kuruluşlarının, onu hatırlamanın kalıcı yolları üzerine birlikte düşünmeleri gerektiğine inanıyorum. Bu nedenle, geçen yıl yapılan anma toplantısında dile getirdiğim iki öneriyi burada yinelemek istiyorum.
Kente Adanmışlık Anıtı
Selahattin Tonguç hayattayken, bu kente büyük hizmetleri olan Haşim İşcan’ı, Kuzgun Acar’ın Emek adlı yontusuyla kent hafızasında görünür kılanlardan biriydi.
Bugün Karaalioğlu Parkı’nın doğu yakasındaki ilk miradorda bulunan bu yontunun yalnızca bir sanat eseri değil, aynı zamanda bir hatırlama biçimi olduğunu yeniden düşünmeliyiz.
Çünkü kentler yalnızca yolları, meydanları ve yapılarıyla değil; neyi ve kimi hatırlamayı seçtikleriyle de kimlik kazanırlar.
Bu nedenle Selahattin Tonguç için de onun kente adanmışlığını ifade edecek nitelikte bir anıtın, uygun bir kamusal mekânda yerini almasının anlamlı ve gerekli olduğuna inanıyorum. Böyle bir anıt, yalnızca bir kişiyi değil; bir kamusal ahlakı ve bir hizmet anlayışını da görünür kılacaktır.
Tonguç’u Hatırlama ve Hatırlatma Çalışma Grubu
Buna ek olarak, Selahattin Tonguç’u bu kentin insanı, doğası, kültürü, imarı ve geleceğiyle ilişkilendiren yeni hatırlama biçimleri üzerine düşünecek; bununla da yetinmeyip bunları hayata geçirecek gönüllü ve sivil bir çalışma grubunun oluşturulmasını öneriyorum.
Ailesinin ve dostlarının himayesinde oluşabilecek böyle bir girişim, yalnızca anıları korumakla kalmayacak; onları gelecek kuşaklara aktaracak yollar da arayacaktır. Nitekim Tonguç’un, aralarında önemli gazetecilerin de bulunduğu birkaç isimle anılarını ve deneyimlerini kitaplaştırmak için çalıştığının tanığıyım. Bu çabanın sürdürülmesi de aynı hatırlama sorumluluğunun bir parçasıdır.
Tonguç Dönemeci
Antalya’nın, kentlisinin esenlik bulduğu, ziyaretçisinin ülke ve kentle kardeşleştiği çağdaş bir kent olma yolculuğunda bir Tonguç Dönemeci vardır.
Aslında bu yol Cumhuriyet’in ilk yıllarında açılmıştır. Arada yolu saptıranlar, suyu başka mecralara çevirenler, uygarlığımızı içeriden kemirmeye çalışanlar, kamusal yararı kişisel çıkarlara feda edenler, imarı ve siyaseti birbirine karıştıranlar elbette oldu. Ama yolu yeniden iyiye, doğruya ve güzele çevirenler de vardı; bundan sonra da olacaktır.
Selahattin Tonguç, gücünü Cumhuriyet’in kurucu ülküsünden ve kendi zamanının toplumcu ahlaki yükselişinden alan bu çizginin temsilcilerinden biriydi. Cesurdu. Sözle yetinmedi; sorumluluk aldı. Bedel ödedi, hizmet etti ve eser bıraktı.
Ülke siyasetinde daha uzun süre etkin olmasının önü kesildiğinde bile dürüstlüğünden, Cumhuriyet ülküsüne bağlılığından, ufkunun açıklığından ve kentine duyduğu sevgiden vazgeçmedi. Herhangi bir insan görünümünü, bir derviş hırkası gibi üzerinde taşıdı.
Bugün onu yalnızca geçmişte yaşamış başarılı bir belediye başkanı olarak hatırlamak eksik kalır. O, bir kentin vicdanının nasıl kamusal bir kişiliğe dönüşebileceğinin de örneklerinden biridir.
Belki de bu yüzden, Tonguç’u hatırlamak yalnızca geçmişe dönmek değildir. Geleceğe hangi yoldan gidileceğini de hatırlamaktır.
Kentler, yalnızca binalarını ve caddelerini değil; yönlerini de korumak zorundadır. Yön duygusunu kaybeden kentler, sonunda hafızalarını da kaybederler. Selahattin Tonguç’un temsil ettiği şey, tam da bu yön duygusudur.
Bu nedenle, Tonguç Dönemeci, yalnızca bir insanın hayatında değil; Antalya’nın kamusal hafızasında da bir yön değişikliğinin adıdır.
Anısı bundan sonra da bizimle, şehrimizle ve ülkemizle olsun.
Adaleti, demokrasiyi, kamusal erdemi, refahı ve gönenci çoğaltmaya çalışırken; bu ad bunların karşısında duran her eğilime karşı demokratik direncimizin kalıcı sembollerinden biri olsun.