Söze Cevap Veremeyince
— Bu kararın ekonomik sonuçları iyi olmayabilir.
— Sen ekonomiden ne anlarsın?
— Ama açıklanan rakamlar…
— Önce sen kendi hayatını düzene koy.
Böyle tartışmalara hepimiz denk gelmişizdir.
Hatta dürüst olalım; bazen yalnızca denk gelmedik, içinde de bulunduk.
Bir konu konuşulurken konu bir anda ortadan kaybolur.
Rakamlar, gerekçeler, kanıtlar kenara itilir.
Tartışma, söylenen şeyin doğru olup olmadığından çıkar;
onu söyleyen kişinin nasıl biri olduğuna gelir.
Tam da burada Latince adı biraz havalı, yöntemi ise fazlasıyla tanıdık bir kavram giriyor hayatımıza:
“Ad hominem.”
Yani söyleneni, söyleyen kişinin kusurları üzerinden geçersiz ilan etmek.
Bir fikre gerekçelerle cevap vermek yerine o fikri dile getiren kişinin karakterini, geçmişini, eğitimini, çıkarlarını veya özel hayatını hedef almak.
“Sen zaten cahilsin.”
“Elbette böyle düşünürsün, senin işine geliyor.”
“Sen de geçen yıl aynısını yaptın.”
“De’yi ayrı yazamayan insanın söylediği şey ciddiye alınır mı?”
Sonuncusu, bizim sosyal medyanın gayri resmî akademik değerlendirme sistemi olabilir.
Bir yazım hatasını yakaladık mı,
kişinin söylediği her şeyi aynı anda hükümsüz ilan edebiliyoruz.
Çünkü fikri tartışmak emek istiyor.
“Virgülden adam elemek daha kolay.”
Ama burada küçük ve önemli bir ayrım var:
Her kişisel eleştiri ad hominem değildir.
Bir uzmanın gerçekten o konuda yeterli olup olmadığını sorgulayabiliriz.
Bir siyasetçinin söyledikleriyle yaptıkları arasındaki çelişkiyi de elbette konuşabiliriz.
Çünkü bazen kişiyle ilgili bilgi, tartışılan konuyla gerçekten bağlantılıdır.
Fakat kişinin yetersizliği, çıkarı veya tutarsızlığı;
ortaya konan kanıtı tek başına yok etmez.
Bir insan ikiyüzlü olabilir ama söylediği şey yine de doğru olabilir.
Sevmediğimiz biri haklı olabilir.
Hayran olduğumuz biri de yanılıyor olabilir.
Galiba en çok bu ihtimali kabullenmekte zorlanıyoruz.
Çünkü sözü çoğu zaman tek başına değerlendirmiyoruz.
Söyleyen kişiye paketleyip öyle kabul ya da reddediyoruz.
Sevdiğimiz birinden gelirse cümle yumuşuyor.
Sevmediğimiz birinden gelirse daha cümlenin sonuna gelmeden itirazımız hazır oluyor.
Geçenlerde sosyal medyada bir paylaşımın altındaki tartışmaya takıldım.
Konu hayat pahalılığıydı.
Birkaç yorum sonra rakamları konuşan kalmamıştı.
Paylaşımı yapan kişinin diploması, işi, evliliği ve eski fotoğrafları tartışılıyordu.
İlk cevap fikre gelmişti.
İkincisi üsluba.
Üçüncüsü profil fotoğrafına.
Dördüncüsü medeni hâline.
Beşinci yorumda birileri yıllar önce yazdığı başka bir cümleyi bulmuştu.
Altıncı yorumda artık ilk konuşulan konuyu kimse hatırlamıyordu.
Ama herkes birbirinin nasıl bir insan olduğuna dair kararını vermişti.
Bir iddiayı anlamak zaman ister.
Veriyi kontrol etmek emek ister.
“Acaba burada haklı olabilir mi?” diye durmak ise insanın kendi fikrinden de şüphe etmesini gerektirir.
Oysa karşı tarafı küçümseyen tek bir cümle hem daha hızlıdır hem de çoğu zaman daha çok alkış alır.
Tartışma böylece hakikati arama biçimi olmaktan çıkar,
seyircili bir güç gösterisine dönüşür.
Amaç anlamak değil;
herkesin önünde karşı tarafı susturmak olur.
Üstelik kişisel saldırı yalnızca muhatabı yaralamaz.
Konuşulan meseleyi de görünmez hâle getirir.
İnsanlar birbirlerinin söylediklerini dinlemek yerine açıklarını beklemeye başlar.
Bir görüşü değiştirmek öğrenmek değil, yenilmek gibi algılanır.
Sonunda tartışmadan geriye yeni bir fikir değil;
birkaç kırgınlık, bolca etiket ve muhtemelen birkaç ekran görüntüsü kalır.
Böyle bir tartışmayla karşılaştığımızda belki de kendimize yalnızca şunu sormamız gerekir:
Kişi hakkında söylenen bu şey, ortaya koyduğu fikri gerçekten yanlışlıyor mu?
Çünkü:
“Sen önce kendine bak” bir cevap değildir.
“Sen de yapmıştın” bir kanıt değildir.
Bir insanı sevmemekle onun söylediğini çürütmek aynı şey hiç değildir.
Peki biz bir fikre gerçekten cevap mı veriyoruz,
yoksa cevabımız kalmayınca sahibine mi dönüyoruz?