Türkiye’nin Sandık’la imtihanı (2)

YAYINLAMA:
Türkiye’nin Sandık’la imtihanı (2)

Tek partili hayatı geride bırakan 1946 yılından 1950'lerin sonuna gelindiğinde “müesses nizam” sandığın tek başına toplumsal gerilimleri çözmesine izin vermedi. 

1961 Anayasa referandumu ile sağlanmak istenen “yön tayini” toplumun dinamiklerini ve enerjisini sandıktan daha etkili bir şekilde açığa çıkarmıştı ama bu enerji egemenlik alanlarında rahatsızlık yarattı. 12 Mart ile yeni bir “ayar” müdahalesi oldu. 

Dikiş tutmayan ayarlar, güçlenmeye devam eden ve kitleselleşen  ekonomik, sosyal, siyasi talepler 1973, 1977 seçimleriyle sandıkta yükselişine devam etti. Siyasi iradenin reaksiyonu ise, toplumu kutuplaştırma politikalarını derinleştirmek oldu; illegalite, özel harp dairesi, silahlı çatışma, kurtarılmış bölge nedenlerini ortadan kaldıracak demokratik yaklaşımlar / düzenlemeler yerine, baskıyı, kıyıcılığı, nefret ve ayrıştırmayı besleyen odaklardan medet umuldu ve daha çok can kaybıyla olgunlaşması beklenerek 12 Eylül 1980 asker darbesi yapıldı.

Böylece 1945 ile 1950 yılları arasında 2. Dünya Savaşı'nın neden olduğu ekonomik daralmaların  etkisiyle dış dünyaya entegrasyon ve liberalleşme adımları atılmaya başladı. 1947 yılında Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası'na üye olundu. Aynı yıl Truman Doktrini ile ABD'den askeri ve ekonomik yardımların alındı. 1948 yılında imzalanan Marshall Planı ile sağlanan desteklerle kamu kaynaklarının özel girişimciler eliyle piyasalaştırılması süreci, toplumcu bir kalkınma ve demokratikleşme yerine, küresel sermayenin yönlendirdiği devletin yeniden ve yapılandırılması aşamasına gelinmiş oldu.    

Etkileri ve sonuçları halen devam eden bu askeri darbe ile hukuk, sandık ve örgütlü toplum çabaları ve aktörleri toprağa gömülmek istendi. Toplumun örgütlenme kapasitesi ve eğilimi ciddi biçimde tarumar edildi. % 91.37 oy ile kabul edilen 1982 Anayasa oylaması bu iklimin eseri oldu. 

20-25 yıllık süreçte kitleselleşen sol-sosyalist-demokrat örgütlülükler dünya konjonktürünün de etkisiyle giderek daha da güçten düşerken, bu sert ve dayatmacı iklim 1984 yılında Eruh ve Şemdinli’de başlayan şiddete dayalı siyasetin bugünlere kadar uzanmasının nedenlerinden biri oldu.    

Darbe sonrası güdümlü, icazetli partilerin kayda değer belirleyici rotası ve önceliği de beklendiği gibi oldu. Toplumun barış içinde yaşamasının ve temel ihtiyaçlarının, hak ve özgürlüklerinin elde edilmesini esas alan örgütlenmek ve tutum almak yerine, egemenlik alanlarıyla uyumlu, sermaye çevrelerinin, özel menfaat ilişkilerinin ve emperyalist güçlerin beklentilerini karşılayan, pazarlıkların, kirli ilişkilerin ve rant siyasetinin parçası oldular. 

Kollanan  muhafazakâr / siyasal İslamcı  toplumsal güçlerin özellikle yerel örgütlenme deneyimleri, ekonomik ve sosyal ağları ile iç ve dış dinamiklerden aldığı destek, ağır ekonomik krizin gözden düşürdüğü kendisinden önceki siyaset aktörlerine / partilere duyulan tepkilerle birleşince 2002 yılının Sandığı AKP dönemini başlattı… 

Bu süreç aynı zamanda 1990’lı yıllarda başlayarak Kürt yoğunluklu seçim bölgelerinde de geleneksel merkez sağ ve merkez sol partilerin tamamen tasfiyesini beraberinde getirdi. Böylece Siyasal İslam ve Kürt siyasal hareketi Ortadoğu gelişmelerine de bağlı olarak iç ve dış dinamiklerin muhatapları haline geldiler.

2007, 2011, 2015 seçimleri AKP’nin oy oranlarını artırarak tek başına iktidar olma dönemiydi.  Bu arada 2010 Referandumu ile Yargının araçsallaştırılması yolunda önemli bir geçiş sağlandı.  Ve “Allah’ın lütfu” olarak yansıtılan 15 temmuz 2016  Fetö darbe girişimi AKP iktidarı için hayırlara vesile edilmişti. Bu dönem OHAL ve KHK’larla  paralel yapının temizlenmesi adına hemen tüm muhalif çevreler ile kamusal kaynaklar siyasi iktidarın serbest tasarrufuna bırakıldı. 

2017 referandumu ile parlamenter sistemden Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'ne geçiş (başkanlık sistemi) mühürsüz oy pusulaları da geçerli sayılarak %51,41 "Evet" oyu ile kabul edildi. Seçim gecesi söylendiği gibi böylece “Atı alan Üsküdar’ı geçmişti”.  

Yine OHAL devam ederken gerçekleştirilen 2018 Seçimleri ile AKP Cumhur İttifakı desteği ile meclis çoğunluğu sağlarken Recep Tayyip Erdoğan %52,59 oyla yeni sistemin ilk seçilmiş cumhurbaşkanı oldu. Böylece müesses nizam AKP ile gerçekleştirmek istediği kriz yönetimine / MHP Bahçeli’yi monte etti. 

2019 – 2023 - 2024 yerel / merkezi seçim / referandum sandıkları tek adam yönetiminin değişmesi, siyasi iradenin toplumu yönetememe ve ekonomik krizine karşı birlikte davranma çabalarını yansıttı ama yerel seçimlerdeki “kent uzlaşıları” dışında başarılı olamadı. 

AKP’nin oyu düşüyordu. Meclis çoğunluğunu korumaya devam ederken Erdoğan 2. defa “tek adam” olmuştu. 25. Kuruluş yıldönümünde ise gelecek 25 ve 50 yıllık süreçte kurumsal kapasitenin kurucu etkiye dönüştürülmesi planlandığı açıklaması yapıldı. 

Esasen son yıllardaki gelişmelere bakıldığında bu açıklamanın siyasi iradenin pratikleriyle uyumlu olduğunu gösteriyor. Ortadoğu denkleminden  çıkarılmak istenen yeni güçlendirilmiş ittifak kapasitesini, yeni bir kurucu etkiyle ve yeni bir Anayasa ile taçlandırmak istendiği çok açık. 

Bugünden geriye bakıldığında son 10 yılın sıkıyönetimlerden farksız geçtiğini, gelmekte olanın ise askeri darbe etkisinde sivil bir darbe olduğunu söylemek abartı olmayacaktır. Butlan kararı ile rakip partinin iç işleyişine müdahale etmek, polis zoruyla yönetim değişikliğini sağlamak, rutin hale getirilen kayyum atamaları, kendinden menkul ithamlarla görevden almalar, tutuklamalar ve açılan davalarla rakiplerinin elini koluna bağlamak; şantaj ve dayatma ile siyasi transferler yapmak;  partileri, yerel yönetimleri ele geçirme operasyonları eşliğinde seçimlerin sonuçlarını anlamsızlaştırarak sandık beklentilerini de umutsuzluğa dönüştürmek; bunca daraltılan, telef edilen hayatlara karşın iktidarı muhafaza etmenin bir aracı olarak kullanılmak istendiğini gösteriyor.  

Aynı şekilde kendi içindeki zamanın “has adamlarını” da gözden çıkarmaktan çekinmeyeceği mesajıyla iç temizlik / hesaplaşma girişimlerini de bu hedeflerinin bir parçası olarak görmemek mümkün değil. 

Görünen manzara odur ki sandık demokrasi için elbette gereklidir. Fakat ifade ve örgütlenme özgürlüğüne, seçim ve hukuk güvenliğine müdahale eden iktidar oyunlarına mahkum toplumlarda içi boş bir kutudan farksızdır. Çünkü asıl demokratik güç sandığın varlığı değil, sandıklar arasındaki herkes için hak ve özgürlükler mücadelesi veren, emeğine sahip çıkan örgütlü toplumdur. 

 

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız