Adını Koyunca Mavi Bize Mi Ait Oldu?

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
Adını Koyunca Mavi Bize Mi Ait Oldu?

Gökyüzüne bakıp derin bir nefes aldığınızda içinizde açılan o genişlik hissi var ya…

Biz ona “mavi” diyoruz.

Denize baktığımızda içimizin biraz yavaşlamasına, uzaklara bakınca sanki kendimizden biraz uzaklaşıp kendimize biraz daha yaklaşmamıza da aynı rengi yakıştırıyoruz.

Mavi.

Ne kadar kolay söylüyoruz değil mi?

Sanki başından beri adı buydu. Sanki biri dünyanın kuruluş toplantısında ayağa kalkıp, “Gökyüzüne mavi diyelim, itirazı olan?” demiş de herkes kabul etmiş gibi.

Oysa renklerin adları da insanlar gibi sonradan bulunmuş şeyler.

Mavi de onlardan biri.

Hatta bazı anlatılara göre mavi, dillerde sahneye biraz geç çıkan renklerden. Gökyüzü oradaydı. Deniz oradaydı. Uzak dağların o maviye çalan gölgesi oradaydı.

Ama insan bir şeyi görmekle yetinmiyor çoğu zaman.

Adını koymak istiyor.

Çünkü adını koyduğu şeyi biraz daha anladığını sanıyor.

İşte asıl mesele de burada başlıyor.

Bir şeye isim vermek, onu gerçekten anlamak mı?
Yoksa sadece onu zihnimizde daha düzenli bir yere koymak mı?

Mesela Homeros’un eserlerinde denizden “şarap renkli” diye söz edildiği çok anlatılır.

İlk duyunca insanın aklı hafifçe yana kayıyor tabii.

Şarap renkli deniz mi?

Biz bugün denize bakar bakmaz “mavi” diyoruz.

Hatta hiç düşünmeden diyoruz. Deniz mavidir. Gökyüzü mavidir. Boncuk mavidir. Hüzün bile bazen maviye yakın bir yerde durur.

Ama belki de eski insanlar denize bizim baktığımız gibi bakmıyordu. Belki rengi tek bir kutuya koymak yerine, denizin ışığına, koyuluğuna, dalgasına, hatta ruh hâline bakıyorlardı.

Aslında ne güzel tarif:

Şarap renkli deniz.

Çünkü deniz bazen gerçekten sadece mavi değildir. Bazen koyudur. Bazen köpüklüdür. Bazen tehditkârdır.

Bazen içine baktığınızda size kendi derdinizi geri verir.

 

Biz bugün her şeyi daha hızlı adlandırıyoruz.

Bir duyguya isim koyuyoruz, rahatlıyoruz.
Bir ilişkiye tanım koyuyoruz, sahip olduğumuzu sanıyoruz.
Bir insanı etiketliyoruz, çözdüğümüzü düşünüyoruz.

Ama hayat çoğu zaman bizim koyduğumuz isimlerden daha geniş.

Mavi de öyle.

Türkçedeki “mavi” kelimesinin suyla ilişkilendirilen bir kökten geldiği söylenir. Ne kadar güzel değil mi? Mavinin kökünde bile su var.

Akış var.
Derinlik var.
Tutulamayan bir şey var.

Zaten mavi biraz da böyle değil mi?

Kırmızı gibi bağırmıyor.
Siyah gibi ağırlaşmıyor.
Sarı gibi gözümüzün içine içine girmiyor.

Mavi daha uzaktan konuşuyor.

Ben buradayım” diyor ama üstümüze yürümüyor.
Dur biraz” diyor.
Nefes al.”

Belki de bu yüzden mavi bize hiçbir şeyi çözmez.

Ama bazı şeyleri biraz daha yavaş düşünmemize izin verir.

Yine de şu sorudan kaçamıyorum:

Adını koyunca mavi bize mi ait oldu?

Bence hayır.

Biz sadece ona seslenmenin bir yolunu bulduk.

Gökyüzü hâlâ bizden büyük.
Deniz hâlâ bizden eski.
Uzaklık hâlâ bizden sabırlı.

Maviye mavi dememiz, onu bize ait yapmadı. Sadece onun karşısında biraz daha az yabancı hissettirdi.

Belki de insanın bütün hikâyesi biraz bu.

Korktuğu şeye isim veriyor.
Sevdiği şeye isim veriyor.
Kaybettiği şeye isim veriyor.
Anlayamadığı şeye bile isim veriyor.

Çünkü isimsiz olan şey insanın içinde daha büyük duruyor.

Ama bazı şeyler var ki, adını bilmek yetmiyor. Hatta bazen adını bilmek bile gerekmiyor.

Onları anlamak için açıklamak değil, durup bakmak gerekiyor.

Mavi biraz böyle.

Ben Aslı, bugün maviye bakarken şunu düşündüm:

Bazı şeylerin adını bilmek güzel; ama bazılarını sadece hissetmek yetiyor.

Peki sizce insan, adını koyduğu her şeyi gerçekten anlayabilir mi?

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız