“Her Yarası Olan Masum Değildir”
Geçen gün ilginç bir sohbetin içindeydim.
Konu birinden açıldı.
Daha ilk cümlede yaptığı bir davranış konuşulurken, ikinci cümlede çocukluğuna geçildi.
“Çok zor şeyler yaşamış.”
“Kimse onu gerçekten sevmemiş.”
“O yüzden böyle.”
Fark ettim ki artık birini anlatırken önce geçmişini anlatıyoruz.
Bu kötü bir şey mi?
Her zaman değil.
Çünkü bir insanı hemen mahkûm etmeden önce durup bakabilmek kıymetli.
Herkesin hikâyesinde bizim bilmediğimiz bir oda var.
Kimi zaman o odanın kapısı çocukluğa açılıyor.
Kimi zaman sevilmemiş olmaya.
Kimi zaman da kimsenin duymadığı bir kırılmaya.
Ama eve dönerken aklıma başka bir soru takıldı.
Acaba birini anlamaya çalışırken yaptıklarını sorgulamayı da bırakıyor olabilir miyiz?
Son yıllarda psikoloji hayatımızın tam ortasına yerleşti.
Travmalar…
Bağlanma biçimleri…
Çocukluk yaraları…
Duygusal ihmal…
Eskiden adını bile bilmediğimiz birçok kavramı artık günlük sohbetlerde duyuyoruz.
Bunun iyi bir tarafı var.
İnsanlar duygularını konuşabiliyor.
Kendilerini tanımaya çalışıyor.
“Ben neden böyleyim?” sorusu artık ayıp değil.
Ama bazen başka bir şey de oluyor sanki.
Bir davranışın nedenini öğrendiğimiz anda…
Sonucunu konuşmayı bırakıyoruz.
Oysa ikisi aynı şey değil.
Birinin neden kırıcı olduğunu anlamak, kırılan yeri kendiliğinden onarmıyor.
Birinin neden güven vermekte zorlandığını bilmek, güvensiz bırakılan insanın içini hafifletmiyor.
Birinin neden öfkelendiğini çözmek, o öfkenin değdiği yerde bıraktığı izi silmiyor.
Bir davranışın nedenini bilmek…
Onun etkisini ortadan kaldırmıyor.
Bazen en çok incinen insanlar, en çok inciten insanlar olabiliyor.
Bunu bilerek mi yapıyorlar?
Her zaman değil.
Bazen farkında bile değiller.
İnsan, iyileştiremediği yükleri yıllarca kendi içinde taşıyor.
Sonra bir gün o yük, hiç ilgisi olmayan birinin omzuna bırakılıyor.
Biri daha güvenmekte zorlanıyor.
Bir başkası sevgiyi sorgulamaya başlıyor.
Bir diğeri artık iyi niyetten bile şüphe eder hâle geliyor.
Zincir sessizce uzuyor.
İşte tam burada insanın içi karışıyor.
Çünkü bir yanda anlamak var.
Diğer yanda yaşananı yok saymamak.
Bir insanın neden öyle davrandığını bilmek, o davranışın bıraktığı izi değiştiriyor mu?
Bu sorunun tek bir cevabı yok galiba.
Ama ikisini aynı cümlede tutmak mümkün.
Hem anlayabiliriz.
Hem de “Ama canım, o da çok yara almış.” diyerek her şeyi temize çekmeyebiliriz.
Çünkü hayat bazen insana ağır yükler veriyor.
Buna itirazım yok.
Ama o yüklerin yönünü her zaman hayat belirlemiyor.
Bir yerden sonra insan, kendi acısıyla ne yapacağını da seçiyor.
Kimi acısını sessizce taşır.
Kimi acısını başkasının hayatına bırakır.
Kimi de kendi yarasını, başka birinin sınavına dönüştürür.
Sanırım karakter dediğimiz şey de biraz burada başlıyor.
Hiç yara almamakta değil.
Yarayı inkâr etmemekte de değil.
Asıl mesele, o yarayı bir başkasının hikâyesine çevirmemekte.
Ben Aslı...
Galiba insanı sonunda yaraları değil, o yaralarla ne yaptığı anlatıyor.
Çünkü bir davranışın nedenini bilmek, onun etkisini ortadan kaldırmıyor.
Bir sonraki hikâyede görüşmek üzere...