Mesela İŞİD li pezevenklere ‘heyecanlı çocuklar’ olarak bakmak onların korkak bir katiller sürüsü olmadığı anlamına gelmez. Aynı gerekçe Hizbullah denen güruh için de geçerlidir.

Bir keresinde Yağmur (ATSIZ) abiye sormuştum; ‘nedir bu bizim başımızda ki Ermeni katliamı meselesi?’ diye.

 O günlerde sıkça yurtdışında bulunmak icap ediyor, entel-dantel tiplerle çokça temasımız var laf bir yerde dönüyor dolaşıyor bu Ermeni sorununa geliyor. Zaman 80 ler… e tarihlerde bu konuyu doğru dürüst yazan çizen yok. Zaten bir dönem,

’yok ulan böyle şey!’ demişiz,

 Sonra,’ Oldu ama onlarda şey etti!’ demişiz.

 Sonra,’ 1,5 milyon değildir, olsa olsa……’  gibisinden laflar edilmiş.

Derdim şu deprem nedeniyle ortaya çıkan dehşet verici organizasyon kabiliyetsizliğimizi sorgulamak.

Neyse Yağmur abiye sormuştum demiştim ya, ‘yahu abi 1,5 milyon diyorlar doğru olabilir mi?’

’Bak,’ dedi ve devam etti: ‘biz 1.5 milyon insanı sistemli bir şekilde ortadan kaldıracağız ve üstelik bu işi saklamayı becereceğiz, o kadar organizasyon kabiliyetimiz olsa savaşı kaybetmezdik!’

Tanrı rahmet versin, benim Sefa dayım, pilot subay olarak 1944 lerde İngiltere de kurs görüyormuş, O günlerde de Almanlar ünlü V-1 ve V-2 roketlerini Londra’ya yağdırıyorlar, çoğu isabetsiz ve sivil sahalara düşüyor, patlayıcı kapasiteleri çok yüksek.

Derdi ki;  O roketlerden bir tanesi bile bir sokağa düştüğü zaman sokak yok olurdu, amma velakin arka sokağın elektrik ve suyu ve hatta hava gazı en geç 48 saat içinde yeniden bağlanırdı.    Düşünün savaş ortamı içinde!

Geçen gün ne yazık ki dilimize çok geç çevrilmiş bir anı kitabını okuyorum; İşgal yıllarında İstanbul da ki İşgal kuvvetleri komutanı general Harrington’un anıları.

Adam yazmış; Beyaz Rus ordusu mensupları ve aileleri kaçmışlar İstanbul da yaşıyorlar ( dedelerimizin Wrangel sürgünleri dediği)

Sayıları 90 bin kadar, bir de onlara ilave Trakya da ki Yunan zulmünden kaçan 75 bin kadar Türk. Düşünün o günlerde ki İstanbul nüfusu ne ki.

Adam işgal kuvvetleri komutanı, hani malum ilin malum valisi değil. Bu insanlara diğerlerine yük bindirmeden bakmak lazım, en azından günde üç öğün yemek vererek aç kalmalarına mani olmak lazım.

Yapmış arkadaş! 1920-21 senelerinde bu kadar göçmene bakmış! Her gün günde üç öğün yemek vererek 150 bin mülteciye bakmak için ne lazım?

O-R-G-A-N-İ-Z-A-S-Y-O-N.

Üstelik hiçbiri kendi vatandaşı falan değil. Öyle ucuzundan ‘yüce yürekli milletin dayanışması’ lafları falan pastanın kreması.

80lerin sonunda Almanya da bir Prof. İle içki masasında tartışıyoruz; adam anladığınız gibi Alman.

Derdimiz ne? Hangi coğrafyanın dünya medeniyetine ne kattığı. Bildiğiniz o kabız Doğu-Batı  zevzekliği.

Tam doğu coğrafyasının insani tarafını vurgulayarak maçı kazanacağım ki (işte ,malum karındaşlık, bayramlarda büyüklerin elini öpme, kuvvetli ve geniş aile bağları v.s )

Herifi naş herif dedi ki ‘bak, benim hayatımda üç tane dostum var eğer ben ölürsem bunlar benim ailemle 48 saat ilgilenir, karım ve çocuklarım hiçbir şeye ihtiyaç duymaz.

49. Saatte devlet ve sistem devreye girer aç, açıkta kalmazlar. Siz de doğru, mahalle bağlarınız falan çok yoğun, ama mesela sen ölürsen evin 48 saat boyunca gelen gidenle dolar, evet, herkes yardım eder. Ama sonra çeker giderler, 49. Saat geldiğinde sizde ne devlet ne sistem devreye giremez.’

Bu dediğim 88 falan, susmuş kalmıştım.

Bu günlerde düşünüyorum da eğer o Alman Prof. Ölmüş ise öte dünyadan kalmış ise bu dünyadan pis-pis sırıtıyor mu acaba?