“İnsan en çok hangi hâlinden utanır?”
Otobüs ani bir fren yaptı.
Kimse düşmedi ama herkes bir anlık sendeledi.
İnsan o an refleksle bir yere tutunuyor ya…
İşte bazen yanlış yere tutunduğunu da böyle fark ediyorsun.
İnsan kendinden tam olarak böyle utanır.
Başkalarına anlattığı hikâyelerden utanmaz insan.
Yanlışlarından, hatalarından, “ama çok şey öğrendim” dediği anlardan utanmaz.
Onlar anlatılabilir. Hatta parlatılabilir.
İnsan en çok, kendine yakıştıramadığı hâlinden utanır.
Konuşması gerektiği yerde susmasından.
Gitmesi gerektiği yerden gidememesinden.
Bir gün dönüp “Ben bunu neden kabul ettim?” dediği o andan.
Çünkü o anın bahanesi yoktur.
Ne zaman, ne şart, ne karşı taraf…
Hepsi silinir.
Geriye sadece şunlar kalır:
“Kendi sınırını bile bile esnetmiş olmanın ağırlığı.”
İnsan en çok şuna utanır:
Kendini küçülttüğü hâlde bunu kimseye söyleyememesine.
Bir cümleyi yutmasına.
Bir sınırı çizememesine.
Sırf yalnız kalmamak için, kendiyle arasına mesafe koymasına.
Ve kimse şunu sormaz: “O an neden yapamadın?”
Herkes güçlü olmanı bekler. Dik durmanı. Anında karar vermeni.
Ama insan bazen yapamaz. Çünkü yorgundur.Çünkü şaşkındır.
Çünkü henüz kendini savunacak kadar sevmiyordur.
Ve evet…
İnsan bazen koruyamaz kendini...
Asıl utanç da buradan gelir zaten.
Başkalarına değil, kendine karşı mahcup olmaktan.
Aynaya bakıp “Bunu ben nasıl sineye çektim?” dediğin o sessiz an, en ağır yerdir.
Ama kimse şunu kabul etmek istemez:
İnsan bazı hâllerinden utanarak değil, ancak içinden geçerek kurtulur.
Belki de bu yüzden utanırız. Çünkü o hâller bizim zayıflığımız değil, henüz kendimizi savunmayı öğrenememiş olmamızdır.
Şimdi dürüst olalım:
Siz başkalarının bilmesinden mi utanıyorsunuz, yoksa kendinizin bunu fark etmiş olmasından mı?