İnsanlar Hakkında Neden Yanılıyoruz?
Bir insanı gerçekten tanıdığımızı sanırken, hakkında yanıldığımızı fark etmek, hepimiz için büyük bir hayal kırıklığı yaratır. Bizi yanıltana öfkeleniriz ama, asıl öfkemiz kendimizedir. Yaşam boyu kim bilir kaç kez başımıza gelmiştir bu. Peki ama neden yanılıyoruz?
Bir insanı gerçekten tanımanın yolları, genellikle maskelerin düştüğü, stresin arttığı veya günlük rutinlerin dışına çıkıldığı anlarda gizlidir. Bazen bunu göremeyiz. Ama gözlem ve deneyim odaklı bu yöntemler, birinin karakteri hakkında en doğru ipuçlarını verir. Mesela; “Tanımak istediğimiz kişiyle, uzun yolculuklara çıkmak, alışveriş veya ticaret yapmak, kötü gününüzde yanınızda olup olmadığını gözlemlemek, sosyal ortamlarda insanlara karşı davranışlarına bakmak, başkaları hakkında nasıl konuştuğunu izlemek, beklenmedik durumlarda tepkilerine bakmak bize biraz fikir verebilir.
Kısa sürede tanımanın da püf noktaları arasında, sözlerine değil, davranışlarına bakmak ve onu gerçekten dikkatle dinlemek, ses tonuna, vurgularına, seçtiği sözcüklere bakmak ve düşünce yapısını öğrenmek de önemlidir.
İnsanı tanımak ve insanlar hakkında yanılmak, tarih boyunca edebiyatçıların, filozofların ve düşünürlerin en çok üzerine kafa yorduğu konulardan biri olmuştur. İşte bu derin meseleyi özetleyen bazı ünlü sözler: “Bir insanı iyi tanımak için, öncelikle hayvanlara nasıl davrandığına bakmalısınız.” diyor Sigmund Freud.
Mevlana ise; “Bir kimseyi tanımak istiyorsan, düşüp kalktığı arkadaşlarına bak.” diyor haklı olarak.
Ama bu konu da söylenmiş en güzel cümle bence La Bruyere tarafından söylenmiş: “Bir insanı tanımak istiyorsanız, onu büyük bir mevkiye geçiriniz.” Bence topluma en büyük yanılgıyı ve hayal kırıklıklarını yaşatanlar da onlar oluyor.
İNSANLAR HAKKINDA NEDEN YANILIYORUZ?
İnsanlar hakkında yanılmamızın temelinde hem kendi zihnimizin çalışma şekli hem de sosyal hayattaki “vitrin kültürü “yatar. İşte en yaygın nedenler:
Halo Etkisi (Halo effect):
Birinin dış görünüşü, mesleği veya tek bir olumlu özelliği (örneğin, çok güler yüzlü olması) iyiyse, zihnimiz otomatik olarak, o kişinin, dürüst, zeki ve güvenilir olduğunu varsayar.
İdealize Etme: Birini, tanımak istediğimiz haliyle görürüz. Kendi ihtiyaçlarımıza veya hayallerimize göre, kafamızda bir karakter yaratır, gerçekteki açık işaretleri (red flags) görmezden geliriz.
Sosyal Maskeler: Herkes ilk aşamada en iyi versiyonunu sunar. İnsanlar kabul görmek ve sevilmek için, gerçek kişiliklerini, çatışma veya stres anları gelene kadar saklamakta ustadır.
Doğrulama Yanlılığı: Bir kişi hakkında olumlu bir fikre kapıldıysak, sadece bu fikri destekleyen kanıtları görürüz. Onun hatalarını veya tutarsızlıklarını beynimiz filtreleyip yok sayar.
Yansıtma: Kendi değer yargılarımızı başkalarında da varmış gibi düşünürüz. “Ben asla böyle bir şey yapmam, o da yapmaz.” mantığı, karşıdakinin farklı bir ahlak anlayışı olabileceğini unutturur.
Zaman Faktörü: İnsanlar değişebilir veya belirli koşullar altında (güç, para, makam sahibi olduğunda) gerçek karakterleri değişime uğrayabilir.
Şimdi bir düşünün bakalım, sizce birini tanırken, duygularınıza mı, yoksa mantıklı gözlemlerinize mi güveniyorsunuz?
Hepimiz sevdiğimiz ama bizi fena halde yanıltan, hayal kırıklığına uğratan, insanlarla karşılaştık. Güvendiğimiz politikacılar, arkadaşlar, dost sandığımız insanlar, belki en sevdiklerimiz, bize en yakın olanlar konusunda yanılmak, sevgimize ve güvenimize ihanet edilmesi, hayata bakış açımızı da değiştirdi! Bir kez daha bunları yaşamamak için, daha temkinli, daha şüpheci ve daha mesafeli insanlar olduk! Ne kötü değil mi?
“Bir insanın gerçek karakteri, hiçbir zaman yakalanmayacağını bile bile yaptığı davranışlara göre ölçülür.” diyen Thomas Macaulay haklıdır aslında. Dürüst, erdemli diye bildiğimiz pek çok insanın yalanları ve ahlaksızlıkları bir gün ortaya çıktığında şaşırmıyor muyuz?
Bütün hayat tecrübelerimize rağmen, hala insanlar konusunda yanılmak, insanı hem üzüyor hem de öfkelendiriyor! Bu konuda;
“Yaşamım boyunca insanlar konusunda sürekli yanılmak, benim en belirgin özelliğim oldu.” diyen Fyodor Dostoyevski, sanki bu sözleriyle hislerimize tercüman olmuş gibi gelmiyor mu size de?