Antalya
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
26°

“Sessiz kalanlar daha çok ölür”

YAYINLAMA:
“Sessiz kalanlar daha çok ölür”

Gece yağmur yağıyor.

Öyle romantik filmlerdeki gibi camı süsleyen cinsten değil.

Ağır. Israrcı. Susturmayan bir yağmur.

Sokak lambası titrek. Ev sessiz. Telefon ekranı yüzüstü bırakılmış.
Bir şey yazılacak ama yazılmıyor.

Bir şey söylenecek ama geceye bırakılıyor.

İşte tam bu anlarda sessizlik, yalnız kalınca daha çok konuşuyor.

Çünkü yalnızlıkta sessizlik masum değildir.

Kalabalıkta susarsın, idare edersin.

Ama gece olunca… Yağmur başlayınca… İnsan kendinden kaçamaz.

Biz sessizliği çoğu zaman olgunluk sanıyoruz.

“Büyüklük bende kalsın” diyoruz.

“Şimdi sırası değil” diyoruz.

“Boş ver, değmez” deyip içimize gömüyoruz her şeyi.

Ama kimse şunu söylemiyor:

Sessizlik gömüldüğü yerde kalmaz. İçeride çalışır. Hem de yavaş yavaş.

Sessizliği bozmak tehlikelidir.

Çünkü düzen bozulur. İnsanlar rahatsız olur.

Gerçekler ortaya çıkar. Maskeler düşer.

Ama sessizlik… Sessizlik ölümcüldür.

Çünkü insanı bir anda değil, azar azar yok eder.

Bir gün bakarsın artık tepki vermiyorsun.

Kırılmıyorsun. Sinirlenmiyorsun.

Ama sevinemiyorsun da.

“Olgunlaştın” derler.

Hayır. Sen alıştın.

İnsan en çok, kimseyi üzmemek için kendini susturduğu yerde kırılır.

Çünkü orada alkış yoktur, tanık yoktur…

Sadece sen varsındır ve senden eksilen bir şey.

Alışmak bu çağın en tehlikeli meziyeti.

Kırılmaya alışıyoruz. Yok sayılmaya alışıyoruz. Anlatamamaya alışıyoruz.

Sonra da adına sabır diyoruz. Asalet diyoruz. Sükûnet diyoruz.

Oysa bu bir erdem değil.

Bu, kendinden vazgeçmenin en kibar hali.

Yağmurun bu yüzden insanın içine dokunması boşuna değil.

Çünkü yağmur susmaz. Birikir. Israr eder.

Ve sonunda mutlaka boşalır.

İnsan da öyle.

İçinde birikenleri söylemezse, ya bir gün patlar ya da sessizce çöker.

En tehlikelisi de şu:

İnsan bir noktadan sonra konuşmak istemez.

Çünkü mesele artık anlaşılmak değil, anlatmaya değer bir yer kalmamasıdır.

Sessizlik bazen kavga çıkarmasın diye seçilir.

Bazen sevilmek için, bazen terk edilmemek için.

Bazen de “yanlış anlaşılmamak” için.

Ama sessiz kaldığın her yerde, kendini biraz daha eksiltiyorsun.

Ve kimse bunu alkışlamıyor. Kimse fark etmiyor.

Sadece sen, geceleri biraz daha ağırlaşıyorsun.

O yüzden evet…

Sessizliği bozmak risklidir.

Ama sessizlikte kalmak, insanı içinden içinden öldürür.

Yağmur diner. Gece geçer. Ama söylenmeyenler kalır.

Ve şimdi asıl soru şu:

Bugüne kadar kaç kez “büyüklük” diye sustun, kaçında ortam bozulmasın diye kendini erteledin ve kaçında sessiz kalırken aslında yavaş yavaş kayboldun?

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız