Bir daha gün yüzü göremesinler
Türkiye’de uyuşturucu sorunu bir anda ülke gündemine oturdu. İyi de oldu. Uyuşturucu kullandıkları iddia edilen ünlülere yönelik operasyon üzerine operasyon düzenlenmeye başlandı. Sonu nereye varacak belli değil. Dipsiz kuyu misali eştikçe yeni isimler çıkıyor. Aralarında muhafazakâr kesimden gelen bir televizyonunun genel yayın yönetmeni ile İmam Hatip Lisesi mezunu bir spikerin de olduğu çok sayıda kişi tutuklandı.

Tehlike o kadar büyüdü ki yıllardır halının altına süpürülen bu mesele ülkenin bir numaralı meselesi haline geldi. Nasıl gelmesin? AK Partili eski Milletvekili gazeteci Şamil Tayyar sosyal medya hesabından Türkiye’de ilgili kurumlara göre uyuşturucuya bulaşanların sayısının 2 buçuk milyona, Dünya Uyuşturucu ile Mücadele Federasyonu Başkanı Halit Toprak’ın tahminlerine göre ise 15 milyona ulaştığını paylaştı. Paylaşılan 15 milyon rakamı doğru ise neredeyse her beş kişiden biri madde bağımlısı. Çok korkunç bir rakam. Peki bu kadar nasıl yaygınlaştı?

Nasıl bu kadar yaygınlaşmasın ki? Çünkü rantı çok büyük üstelik uyuşturucu kullanmanın caydırıcı bir tarafı da yok. 5 yıl süreyle denetime tabi tutulup serbest bırakılıyorlar. Çoğu yakalanmaktan da korkmuyor. Hatta bir keresinde 2003 yılında yani bundan 22 yıl önce; ellerindeki tineri çekerek gelen madde bağımlıları Kaleiçi’nde karşılaştıkları Antalya Valisi’nden uyuşturucu parası istemişti. O dönemde ben Akşam Gazetesinde muhabirlik yapıyordum. O vali, geçtiğimiz Ekim ayında vefat eden Alaaddin Yüksel’di. Alaaddin Yüksel geçmişte Emniyet Genel Müdürlüğü de yapan bir mülki idare amiriydi üstelik. O olayın haberi 10 Temmuz 2003 tarihinde Akşam Gazetesi’nin 3’üncü sayfasında Valinin yanına ellerindeki bali ya da tiner poşetleriyle gelen çocukların fotoğrafıyla birlikte yayınlanmıştı. O gazetenin küpürünü arşivimde saklıyorum. Öte yandan 2010 yılına kadar Antalya’da valilik yapan Alaaddin Yüksel sokak çocuklarını topluma kazandırmaya çalışan bir mülki idare amiriydi. Hatta Yetiştirme Yurdu’ndan çıkışlı gençleri de evladı gibi gören bir devlet adamıydı. Belki de ondan dolayı Kaleiçi’nde yanına yaklaşıp uyuşturucu parası isteyen çocuklara müdahale ettirmemişti.


Bu illet bulaşıcı bir salgın hastalık gibi, bir eve girdiği zaman o aileyi de parçalayıp yok edebiliyor. Bunun dindarı, dinsizi, okumuşu, cahili, kadını, erkeği, yaşlısı genci, zengini yoksulu yok. İtikat sahibi filan tanımıyor. Herkes tehdit altında. Tedavi olup kurtulabilen çok az. Çoğunun hayatı ya hapiste ya da mezarda son buluyor. Çünkü uyuşturucuya bulaşanlar her türlü suça da karışıyorlar. Kendilerini organize suç şebekelerinin içinde bulabiliyorlar. Uyuşturucudan dolayı işlerini ailelerini, çevrelerini, itibarlarını, paralarını geleceklerini kısaca her şeylerini kaybediyorlar. Uyuşturucuya bulaşmanın bin bir türlü yolu var. Hatta eve gelen misafirden görüp başlayanı bile. Antalya’da DHA’nın adliye muhabirliğini yaptığım dönemde Varsak’taki ormanlık alana götürüldükten sonra tecavüz edilip başı taşla ezilerek vahşice öldürülen madde bağımlısı bir genç kız vardı. Katili halde çalışan bir işçiydi. Zaman zaman bu genç kızın annesi kızıyla ilgili anılarını sosyal medyadan paylaşıp acılarını hafifletmeye çalışıyor.

Kendisini bir gün telefonla aradım. Kızının uyuşturucuya nasıl bulaştığını sordum. Eve gelen misafir genç kız alıştırmış. Sadece evin kızını değil, evin oğlunu da alıştırmış uyuşturucu bağımlısı misafir. Kızını cinayete kurban veren acılı annenin oğlu telefonla görüştüğümüzde cezaevindeydi. Uyuşturucu kaynaklı bir suça karıştığı için hapse girmiş. ‘Keşke tahliye edilince tekrar başlamasa’ diye dua ediyordu acılı anne. Ama cezaevinden çıktığı gün eve gitmek yerine doğruca uyuşturucu almaya gidenler bile oluyor. Bundan korkuyor o anne. Yasalara göre bir başkasına uyuşturucu içirmek temin suçuna giriyor. Bunun cezası 10 yıl hapis. Şayet uyuşturucu ile kökten mücadele edilecekse eğer; uyuşturucu temin ve ticaretinin suçu daha da ağırlaştırılmalı. Hatta ömür boyu hapse mahkûm edilmeli. Bir daha gün yüzü göremesinler. Öyle 20-25 yılda filan çıkamasınlar. Çünkü bu suçun vebali cinayetten daha ağırdır.

Üzerinde uyuşturucu bulunanlar da cezalandırılmalı. Çünkü satıcı olsa bile üzerlerinde bulunan uyuşturucu miktarı az olanlar içici kapsamında değerlendirilebiliyor. Adli tıp raporlarında vücudunda uyuşturucu tespit edilenlere de 5 yıllık denetim yerine 5 yıl hapis cezası verilmeli. Uyuşturucuyu kimden temin ettiklerini söylemeleri halinde etkin pişmanlıktan yararlanıp cezaları yarı oranında indirilmeli. ‘E bu kadar bağımlıyı hapse atarsak cezaevleri yetmez’ deniyorsa şayet bununda çözümü var. Bağımlıları atamıyorsanız o zaman torbacıları yakalayıp atın olmaz mı? Baronların torbacıların kökünü kurutulamazsa şayet huzurdan da güvenden de söz edilemez.
