Bugün, bir karabasan gibi üzerimize çöken Deprem gerçeğinin ürkütücü/vahim boyutlarını bizim anlatmamızın noksan ve yetersiz kalacağını gözeterek, bunu Antakya (Hatay) İl Garnizon Komutanlığı’nda görevli genç bir subayımızın Deprem gecesi ve birkaç gün sonrasına ilişkin yürekleri dağlayan, sosyal medyada da yer alan ve herkesçe bilinmesi gereken kişisel gözlemlerini, sizlerle paylaşmaya devam ediyorum.



Bugün 8. gün. Hala bir tane bile AFAD çalışanı görmedim. Hala AFAD gönüllüleri ateşin başında ya da yorganları asfalta serip uyuyor hala sokaklarda yatan insanlar askerler görüyorum. Hala bir ateşin başında uyuyan polisler var. AFAD gönüllülerine ne bir bilgi ne bir ekipman ne bir lider ne bir koordinasyon verilmemiş. ‘Adamlar bir işin ucundan tutmaya geldik’ dedikleri Antakya’da kendilerini molozlardan yaralı çıkarır halde buldular. Ve hala uyuyacak yerleri yok. Onların emeklerini, iyi niyetlerini, yorgunluklarını ve çektikleri rezillikleri söylemeden geçemezdim.

Kızılay bu sabah tek yaptığı şey olan Antakya Atatürk Parkı’ndaki çay ocağını (evet sadece bunu yaptılar) kapatıp gitmişler. Oradaki adam 'Benim işim bu kadar abi gidiyorum' demiş. Ama Beşir Derneği hala 24 saat çorba ve çay servisine devam. Nasıl bu adamlara Kızılay, diğerlerine ise cemaatçi falan deyip yargılama yapayım şimdi? Bu arada Limak, Kolin ve Cengiz’de birer tane arabayı 'aynı günün sabahı' gönderdi görüntü vermek için.

Sonraki günler birbirinin aynıydı. Hala daha birçok yerde sıcak yemek çıkıyor. Ancak hakkını vermek lazım. En iyi tertiplenen iki STK, TKP ve Beşir Derneği’ydi.

Birçok albay bile 'Komutanım yaralımız var x yere götüreceğiz nasıl götürürüz' gibi türlü sorulara eğer cevap bulamıyorsa Beşir Derneği çadırına yönlendirdi. Onlar hem aş hem çay hem yiyecek hem gönüllü arama kurtarmada çok iyi organize olmuş durumdalardı. Jandarma lojmanlarının olduğu yerde ise TKP tam olarak öyleydi.

Hala olan durumu söylüyorum sizlere açık açık. Kimse ilk 2 gün gelmedi Hatay’a. Silahlı kuvvetler 'hızlı karar alma' sisteminde en tepeden emir bekledi, evet. AFAD hala yok. Kızılay’ın sadece 25 çadırı geldi, kendisi yok gönüllüleri var. (Bugün 70 çadırı daha kuruldu bazı yerlere)

Yabancı ekipler ve köpekleri çok faydalıydı. JAK, itfaiye, gönüllü operatörler, yüzlerce binlerce gönüllü. Herkes çok emek verdi. Kimi hala yemek dağıtıyor, enkaz kaldırıyor, telefonla adam çağırıyor bir şey yapıyor. Ama AFAD ve Kızılay yoktu arkadaşlar. Var diyenler göstersin bana. Ben AFAD'a ne telefonla ne yüz yüze ulaşamadım hala daha.


Yağma yok diyen yalan söylüyordur. Kaç tane yağmacı yakalandı, bilemezsiniz. İnternette gördüğünüz en az 6-7 fotoğrafı bizzat çeken bile benim. Birçok dayak videosuna bizzat şahit olan da. Ancak nasıl yayıldılar inanın bilmiyorum. Oysa deprem akşamından beri twitter'a hala girmedim, giremedim, zamanım olmadı. Ekşi'de beni merak edip son entry'mden sonra yazan birçok insan olmuş. O bildirimlere dahi bakamadım. İnanır mısınız, günlük ortalama 2.5 saat uykuyla geçirdim bir haftamı. Yağmacılar gerçek, varlar ve hala devam ediyorlar. Kaç Iphone, kaç bilezik, kaç altın, kaç çanta, erzak çalıntısı yakaladık aklınız almaz. Ve yağmacıların neredeyse tamamı Suriyeli. Birçoğu da şehir dışından hırsızlığa gelmiş, Antakya’da yaşayanlardan çok azı ordaydı. İnanmayın Suriyelileri savunanlara.

AFAD gönüllüleri, havaalanında ve telefonda, koordinatörlerin ısrarla 'Adıyaman’a gidin' dediğini, inatla 'Hayır biz Hatay’a gideceğiz' demelerine rağmen Adıyaman’a gönderildiklerini, kendi imkanlarıyla Adıyaman’dan Hatay’a geldiklerini söyledi. Yani birileri insanların Antakya’ya gelmesini istememiş. Bu tabi bir iddia, takdiri size bırakıyorum. Ben değil, bizzat gelenler diyor bunu. Ve evet hala koordinesizlik var. Hala kim ne yapacağını bilmiyor. Hala herkes bulduğu işe yardımcı olmaya çalışıyor. Antakya merkeze yığınla TIR geliyor, Samandağ aç, Kırıkhan aç. Depremden en az hasar alan ve esnafın işine devam ettiği Reyhanlı’ya giden TIR’lar Suriyeliler tarafından yağma ediliyor ama Defne’de mahallelerde insanlar aç aç bekliyor günlerdir. Merkezleşen yerler dışında kimse yok. Allah razı olsun gönüllü kuryeler alıp ev ev dağıtıyor o kadar. Onun dışında kimse bunu yapmıyor.

Dediğim gibi, bu dediklerim Antakya merkezli. Serinyol'dan birisi çıkıp 'AFAD burada, vatan haini' diyebilir. Ama ben olduğum yerde görmedim. Üstelik o TV’lerde günlerdir konuşulan Rönesans Rezidansları falan da Akevler Antakya’da. Bizzat şahit olduğumu söylüyorum. 150. saatten sonra çıkarılan bir çocuğun tam çıkmasına ramak kala Romanyalı ekip ve itfaiyecilere 'Siz gidin gerisi bizde' denip kameralar çağırıldı. Kameralar nerdeyse AFAD orada dediler, ben görmedim ama Rönesans’ın orada takılıyorlarmış diye duydum. Bazı yerlerde biz çıkartacağız, hayır biz çıkartacağız kavgasına şahit oldum. En son bağırıp 'Bana bakın alooooo, bu çocuk yarım saat içinde çıkacak' diyip havaya ateş açtım. Adamlar kamera çağırıp şova düşmüş durumdaydı.

Bir amcamız ‘Asker nerede’ diye sordu bana. 'Biz garnizon komutanı izni ile çıktık ama asker dışarıda' dedim. ‘Hani nerede, ben sizden başkasını görmüyorum’ dedi. ‘Başka yerlere dağıldılar ben diğerlerini bilemem amca’ dedim. O amca Mehmet Akif Ersoy’a bunu canlı yayında açıkladı. Şu videoyu iki gün önce izleme fırsatım oldu; evet, o üsteğmen bendim..

Dün (12 Şubat) 160. saatte bir adam peşime takıldı babamın sesini duydum dedi. Gittim evet yaşıyordu! Meksika ekibi JAK ve bir köpekle gittik ve çıkardık. Üstelik sadece babası değil annesini de kurtardılar. Adamla birbirimize ve sonra köpeğe öyle sarıldık ki bizi görenler de bizim gibi ağlıyordu.

Yine 8 Şubat sabahı yaşadığım bir şeyi anlatmak istiyorum. Antakya Cumhuriyet Meydanı’nda yaşlı bir amca oturuyor. Yüzünde hiçbir ifade yok, bacaklar zayıf, kollar zayıf, beyaz sakallı bir amca. Alnı kanamış bant yapıştırılmış. Pantolonu kir toz çamur içinde. Uzaktan bir baktım şöyle, babam canlandı gözümde. Sanki babam çaresiz şekilde oturuyordu orada. Yanına gittim selam verdim. Ne bu halin amca dedim. Enkazdan çıkartılmış ekmek bulmaya gelmiş. Asker çıkardı beni buraya getirdiler habibi neccar dan şimdi gitti askerler kimden isteyeceğim ekmek utanırım delikanlı dedi. ‘Ne istersin’ diye sordum bir yerlerden çorba, pilav, kuru fasülye bulup geldim. ‘Evin ne durumda?’ dedim. ‘Benim ev iyi, oğlanın evi yıkıldı’ dedi. ‘Onlar iyi mi?’ dedim, cevap tıpkı yukarıdaki gibi duygusuzca ve kabullenilmiş bir tonlamayla 'yok oğlan öldü' oldu. ‘Ee yengem nerde?’ dedim. ‘Hanım da rahmetli oldu’ dedi. ‘Yok mu kimsen şimdi?’ dedim. ‘Oğlanla gelin vefat, hanım da gitti, Allahtan başka kimsem kalmadı’ dedi. Hiç gözü yaşarmadan dudağı dahi titremeden dümdüz söyledi. Gözlerinin elası bile babama benziyordu. ‘Ne istiyorsun?’ dedim, bir askerime bir koli kuru bakliyat ve erzak yaptırdım. Evi sağlammış evine dönecekmiş, bir araçla evine bıraktırdım. Ama o son dediklerinden sonra bir duvar köşesine çöküp basımı ellerimin arasına alıp yine hüngür hüngür ağladım. Babamı gördüm gözlerimle de onu böyle çaresiz kabullenemedim.

Deprem benim için cehennemdi abiler, ablalar, arkadaşlar. Gördüğüm görüntüleri nasıl unutacağım bilmiyorum. Anlatmak ve herkes gibi bu travmayı hatırlatmak istemiyorum. Ama o can pazarında cansız bedenlerin yanında yatan insanların kurtarılmayı beklemesi ve gözlerindeki korkuyu unutamıyorum. Eşinin cenazesiyle 12 saat geçiren hemşire kadını, vefat etmiş olan polis eşine sarılmış halde bulduğumuz kadını unutamıyorum. Kardeşlerinin cesediyle sabaha kadar kurtarılmayı bekleyen çocuğu, çocuklarının cenazesinin başından ayrılmayan anneyi nasıl unutacağım ben. Size yemin olsun şairane ya da hikayeci gibi bir sanat arayışında değilim. Ama ben deprem sabahı cehennemi gördüm. Çaresizliği, terk edilmişliği, yalnızlığı, insanların umut arayışını gördüm. Nasıl unutacağım bilmiyorum. Ben şimdi Bursa’da ailemin 23 yıllık ve 99 depreminde inşaat iken zarar görmemiş evimizde kalışını nasıl kabulleneceğim? gittiğim her misafir evinde 'bu gece deprem olsa buradan sağ çıkarmıyız' fobisi ile nasıl yaşayacağım. Bilmiyorum…

İlk gün Odabaşı Mahallesi’nde hiçbir canlı insanın çıkmadığı o binanın enkazından:

Daha depremden 3 gün önce icardi forması aldığım Antakya Atatürk caddesi GS Store enkazı:

Depremin üçüncü günü enkazdan çıkarılan tekir. Depremzede Melis’e erzak verirken gösterdim adını fako koyduk. Niye diye sormayın ben tüm tekirlere fako derim:

Ve 160. saatte bir karı kocayı çıkartan (yukarıda bahsettiğim) o köpek:

Son bir söz de Antakya için gelsin. Henüz Temmuz 2022'de geldim buraya İzmir’den. İzmir’den gelen adama Antakya işkence olur dediler, ben çok sevdim dedim herkese. İnsanını da yaşayış biçimini de sevdim. Benim için yaşanacak bir şehirdi yani. Bizzat tanıdığım gezdiğim sokakları, en son kahvaltı yaptığım yeri, en çok oturup ders çalıştığım, en çok kahve içip, kitap okuduğum yerleri görünce göğsüme bir ağırlık çöküyor. Deprem sabahı göğsüme gelen o metalden daha ağır geliyor bana. Söyle bir bakıyorum uzaktan Antakya’ya. Köprünün karşısına, yokuştan aşağısına. Ben biz Antakya hepimiz. Nasıl yapacağız? Nasıl yaşayacağız bu acıyla diyorum. Güzelim şehrin bu halini görmek bile gözlerimi yaşartıyor. Asker adam ağlamaz diyorlar, gözlerime insanların görmeyeceği şekilde müsaade ediyorum ağlamaları için. Biz nasıl yaşayacağız bu acıyla. Ben her gördüğüm sokağın eski halini hatırladığımda nasıl bu yazdıklarım gözümün önünden geçmesin nasıl hatırlamayayım. Bir mekanda, bir berberde, bir esnafta diksiyonumu duyup 'nerelisin abi' dediklerinde 'Bursa' dediğim her Antakyalı'nın 'baş tacısın, hoş geldin Antakya’mıza, Allah’ına kurban, ne zaman ihtiyacın olursa buradayız abim' dediklerini nasıl unutacağım. Bu her gün yaşıma başıma rütbeme konumuma bakmadan gelen ağlama krizleri ne zaman bitecek? Bilmiyorum.

Güzel Antakya, güzel Hatay. Mustafa Kemal Paşa’nın şahsi meselesi, benim de şahsi meselem. Senin eski günlere döndüğünü görmeden 1.5 yıl sonra buradan nasıl gidebileceğim bilmiyorum. Babamın memleketi Erzurumlu muyum? Doğduğum yer Bursalı mıyım? Hissettiğim şey ise Hataylı olduğum. İkinci memleketim olarak görüyorum burayı.

Hani Ahmet Kaya’nın bir şarkısı var Diyarbakır türküsü diye. Ben bunu Antakya’ya ait hisseder oldum günlerdir. Uzaktan söyle bir baktığımda Antakya’ya kafamda bu çalıyor. Ağlama Hatay ağlama Ata’nın şahsi meselesi vasiyeti.

Hayatını kaybeden her çocuğa, her kadına, her insana, her Müslüman’a, her gayrimüslime tanrı merhamet etsin. Hepsi arkadaşımdı, abimdi, ablamdı, babamdı, annemdi, memleketim Hatay’ın güzel insanlarıydı.

Ve tüm bunların yanında tek suçlu müteahhitlermiş gibi konuşup istifa eden bir tane bile bürokrat görmemek beni öfkeden delirtiyor. Bu acının içinde bu öfkeyi durduramıyorum.

EK: 15 Şubat gecesi enkazın altından 3 uzman çavuşumun cenazesi çıkartıldı. Yine 8 Şubat gecesi güven otelde kalan bir sözleşmeli erimin vefat haberini aldım. Oysa izni bitmiş, otobüsten inip otele gitmiş, sabah 8'de mesaide olacaktı.”