Bugün, bir karabasan gibi üzerimize çöken Deprem gerçeğinin ürkütücü/vahim boyutlarını bizim anlatmamızın noksan ve yetersiz kalacağını gözeterek, bunu Antakya (Hatay) İl Garnizon Komutanlığı’nda görevli genç bir subayımızın Deprem gecesi ve birkaç gün sonrasına ilişkin yürekleri dağlayan, sosyal medyada da yer alan ve herkesçe bilinmesi gereken kişisel gözlemlerini, sizlerle paylaşmadan önce şunları da belirtmek isteriz:

Bilindiği üzere, deprem gibi doğal yıkımları/afetleri yaşayanların ilk elden sıcağı sıcağına yazdığı içten anlatımları yürekleri dağlasa da Deprem bilimciler için veri kaynağı, sosyal bilimciler için tarihe not düşmek, Yargıçlar için somut gerçeği ortaya çıkarmak açısından özgün bir kanıt olması yanında, Devleti yönetenlerce yapılan kıyımların (hukuk dışı uygulamaların) da bir ‘ÖNSÖZÜ/DİBAÇESİ’ niteliği taşımaktadır. Nitekim değerli subayımızın aşağıdaki gözlemlerini okuyunca, enkaz altında kutsal bildiğimiz On Binlerce İNSAN YAŞAMI ile birlikte, başka hangi değerlerimizin kaldığından tutun da insanın depreme karşı savaşına ve en acısı da, kriz yönetiminde bile nasıl algı yaratıldığına kadar, satırlar arasında yüreğiniz sızlayarak görünce siz de benim gibi yakınıp isyan edeceksiniz.

Güzel ülkemizde yaşanan son depremlerin neden olduğu nesnel yaraların, töresine bağlı duyarlı ve fedakar halkımızın övülesi destek ve yardımları ile büyük ölçüde giderileceği; tinsel yaraların sağaltımının/ tedavisinin ise uzun zaman alacağı; ancak yitip giden canlara yeniden kavuşmanın -ne yazık ve ne acıdır ki- olası bulunmadığı da bilinmektedir. Tabii, toplumun can güvenliğini sağlamanın devleti yönetenlerin başat görevi olduğu da…

Bütün bunların insan haklarına bağlı, çağdaş ve demokratik bir Hukuk devletinde sorumlusunun kim olduğunu sormaya, sorumlularının saptanıp cezalandırılmasını, mağduriyetlerinin giderilmesini istemeye her yurttaşımızın hakkı bulunduğu gibi devletin de yasalar bağlamında, bunları ortaya çıkarıp gereğini yapmaya ve yurttaşların mağduriyetlerini gidermeye doğrudan/resen yetkili ve görevli bulunduğu yadsınamaz.

Ancak bu konuda ‘SON SÖZÜ’ ise, daha önce olduğu gibi Türk Ulusu adına yargı yetkisini kullanan bağımsız yargı organları; onca canın vebalini (hukuksal sorumluluğunu) vicdanında duyumsayarak söyleyecek, gereğini de -her şeye karşın- yerine getirecektir elbet. Çünkü biz, özgür ve adil bir milletiz Atamızın izindeyiz; yolundan sapanlara da asla izin vermeyiz.  

Şu acılı günlerin sancıları sürerken, sözü daha çok uzatmadan, depremde yaşamını yitiren tüm yurttaşlarımıza Tanrı’dan rahmet, yakınlarına başsağlığı dilerken, şunu da belirtelim ki Dünya yansa, yer yarılsa da Adaletin er-geç yerini bulacağı inancı ile yıkımlardan etkilenen yurttaşlara yardımlarını esirgemeyen duyarlı yurtsever okurlarımıza da esenlik dileklerimizle en içten selam ve saygılarımızı sunarız.

Ertan URUNGA, (E) Askeri Yargıç                                                                                               [email protected]

ANTAKYA’DA GÖREVLİ BİR SUBAYIN GÖZLEMLERİ:

“Öncelikle merhaba. 6 Şubat 2023 günü Antakya'daydım. Biraz uzun bir yazı olacak. Size deprem anından beri yaşadığım ve yazmaya fırsat bulduğum 8 günlük hikayemi anlatmak istiyorum. AFAD neredeydi? Hatay kaderine mahkum mu bırakıldı? düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. Allah o gün bana cehennemi dünyada gösterdi. Bu olay için diyeceğim kısa ve öz tek cümle budur.

Deprem gecesi
Ben Hatay'da görevli bölük komutanlığı yapan bir subayım. Depreme konteynerde yakalandım. Askerlik yapanlar bilir metal dolapları. Deprem anında dolap kapakları o kadar sert vuruyordu ki ben sarsıntıya değil seslere uyandım. Çevremde beni tanıyanlar, sakin bi yapıda olduğumu bilir. Birçok deprem anında da bu sükunetimi korumuşluğum var. Sırasıyla 1999 depreminde Bursa’da, 2011 Simav depremine Bursa’da, 2020 İzmir depremine İzmir’de yakalandım. Çocukken de sakin kaldım, 2020 İzmir depreminde de. Ama öyle bir deprem değildi. Bu çok çok kötüydü arkadaşlar. Herkes demiştir bunu, ama gerçekten söylemeden edemeyeceğim. Deprem bir ömür gibiydi, bitmedi. Ve depremin başında daha düşük, daha paralel salladığını, tam ortalardayken çok daha kuvvetli ve oval hareketler çizerek yerden yukarı darbe vurarak sürdüğünü, asıl yıkıcı kısmın bu olduğunu söyleyebilirim. Deprem sertleştikçe yağan yağmurun da şiddetlendiğine yemin edebilirim, konteynerin tavanı delinecek sandım. Ve bu deprem anında konteynerde yalnız başıma sadece bağıra bağıra 'Allah’ım Allah’ım sen koru' diye çığlıklar attım. Ben dahi sakin kalmak bi yana çığlık krizine girdim. Yataktan kalktığımda kollarım ve bacaklarım uyuşmuştu. O gece kol saatimin aldığı bir nabız kaydı:

Deprem bittikten sonra hemen 04:25 gibi Bursa'daki ailemi aradım. Annem beni İzmir’de öğlenleri denize girdiğim dönemlerde bile askerim ve aileden uzağım diye her gün en az 2 kere arayan biridir. Gece telefon açmak onu sabaha kadar uykusuz bırakırdı ama sabah 8-9 gibi şebekeler gittiğinde arayıp ulaşamazsa aklını kaybeder diye 'olsun uykusu kaçsın sabah ulaşamayıp korkmasından iyidir' diyerek aradım.

Telefonu babam açtı. 'Baba, Hatay’da çok çok büyük bir deprem oldu ben iyiyim burnum bile kanamadı konteyner da olduğum için hiçbir şeyim yok, ama çok çok kişi ölmüştür. Baba beni merak etmeyin sabah batıdaki insanlar uyanıp bu bölgeyi aramaya başladığında şebekeler gider, burda hatlar olmaz ben sizi fırsat buldukça aramaya çalışırım. Çok kişi öldü baba çok kişi' diyerek bağıra bağıra ağladım. Babam sanırım 18'imden sonra benim ağladığımı bir iki kez görmüştür onlar da cenazelerde. Beni telefonda o sakinleştirdi.

Sonra buradaki komutanlarımız ile toplandık. Bulunduğumuz yer hasar görmemiş sadece altyapılar hasar almıştı. Sıcak su hattı elektrik hattı vb. hemen kıdemli denebilecek subaylarla birlikte sayılarımızı aldık. İzinden dönen izinde olan ve kışla dışında olanların tespiti için. O sırada sabah haberlerinde sadece Kahramanmaraş ve Antep vardı. Ben 'Hatay bu kadar sallandıysa ve haberlerde Hatay adı bile geçmiyorsa demek ki Antep ve Maraş dümdüz olmuştur' diye düşündüm başta. Fakat yanılmışım. İleride anlatacağım.

Deprem sabahı
6 Şubat sabah 07:30'da 3 uzman çavuşun evlerinde olduğunu ve haber alınamadığını öğrendik. Asker kışladan çıksın diye söyleyenler daha çıkmadan tugay komutanımız emir verdi. İnisiyatifi aldı ve o uzman çavuşlara bakmak-insanlara yardım etmek için ilk etapta 40 kişi çıksın dedi. 2 transit araç birçok kumanya malzemesi ve su kolileriyle çıktık. Kırıkhan civarında gördüğüm manzara dehşet gibiydi. İnanılmaz bir yağmur inanılmaz bir kaos vardı. Yollarda kaza yapmış araçlar, yarılmış yollar, yollara tepelerden düşmüş kayalar, hatta kaza yapan bir aracın içinde vefat etmiş bir sürücü. Allah’ım! Allah’ım Amerikan katastrofik film mi bu? Apokaliptik dünyanın sonu filmlerini mi izliyorum? yağmurlar, trafik, ölen insanlar, kazalar, yıkılmış binalar ve kaos. Çıldırmamak elde değil. Yolda çektiğim bazı fotoğrafları ekliyorum. Buralar Hatay Kırıkhan yolu:

Sonrasında tabii bizim uzman çavuşların kaldığı yere geldik. Üstelik 4.5 saatte. Konum Antakya Odabaşı Mahallesi. İl Jandarma Komutanlığı’nın yanından geçerken tamamen yıkıldığını gördüm. Yolun karşısındaki akademi hastanesini gördüm. Daha 10 yıl önce yapılan akademi hastanesinin hali işte şöyleydi:

Odabaşı Mahallesi’ne geldiğimizde saat 13:23'tü. Saatlerce gelemedik yollardaki kaos yüzünden ne yazık ki. Aracımdan ben ve 15 askerim (astsubay uzman çavuş ve sözleşmeli er karışık) indik. Diğer aracı Antakya’ya göndermiştim. Ayağımı yere bastığım anda ikinci 7.6’lık deprem gerçekleşti. Bu deprem daha paralel ve yanlış anımsamıyorsam batı-doğu istikametinde sarsıntıyla tahminimce 35 saniye kadar sürdü. İnanın hatırlamıyorum ama gece olan kadar sert olmadığı kesindi. İnsanların 'bitmeyecek mi bu cehennem' diye bağırdığını duydum. İnsanlar binaların ortasında ve altında bekliyor, binalardan yakınlarını çıkartmaya çalışıyordu. Hemen yüksek sesle herkesi sokaktan çıkartıp yere çömelttim. Deprem bitmeye yakın maalesef bir bina tamamen yıkıldı gözlerimin önünde.

O sırada yaşadıklarımı anlatmak istiyorum. Araçtan indiğim anda insanlar depremin sona ermesi ile üstümüze koştu. Bir kadın beni paramparça etti.

'Asker abi, devlet nerde? Devlet nerde asker abi? Nerde bizim babamız asker abi?'

Başka biri bizi görünce 'devlet geldi!' diye bağırdı. Bir başka adam 'Asker geldi, asker geldi!' diye bağırdı. Ve biz daha bizim uzman çavuşların kaldığı binaya gidene kadar etrafımızı saran insanlar sebebiyle dağıldık. Çünkü her gören bir yere götürdü, kendi yakınlarını çıkartmak için.

2 Kişiyi bodrum kata girip çıkarttım. Birinin kolu kırıktı. Zor bela kurtulup bizim uzman çavuşların kaldığı binaya geldim. Yerle bir olmuştu. Yandaki 7 katlı bina, 4 katlı binanın üstüne yıkılmıştı. Tam bir yere giderken birine yardım ederken bir başkası kolunuzdan tutup çağırıyordu. “Allah’ım ben nereye nasıl yetişeceğim? Ne ekipmanım var ne bilgim ne adamım ne tecrübem?” Ve insanlar kendi yapamadıklarını senin yapacağını sanıyor. Allah’ım cehennem burası! Çığlıklar, ağlamalar, isyanlar, bayılanlar, yerde cesetler. Yağmur daha da hızlanıyor. “Allah’ım yardım et” diyorum içimden sadece. O an yaşadığım ve asla unutmayacağım bazı şeyleri anlatmak istiyorum.

- Bir adam secde pozisyonunda kolonla yatak arasına sıkışmış. Yanında bir yaşlı kadın bacağı. Adama diyorum ki “Abi önce yanındaki teyzeyi çıkartayım bekle seni çıkartamayız”. Gelen cevabı Allah canımı alana kadar unutamam. Acı duyan bir insanın o çığlığıyla ama tamamen duygusuzca “Abi, abim, komutanım o benim annem, öldü, onu değil beni kurtar”. “Annemi bırak beni kurtar...” Bu cevabı nasıl unutabilirim? Yazarken bile gözlerimde yaşlar birikti şu an. O adama hiçbir şey yapamadık. Sonra UMKE çıkarttı. Her yeri kırılmıştı. Saatlerce sedye bekledi. Yoldan araç çevirdim, “Bekleyin yaralıyı getiriyorum” dedim, yerde yatak üstünde yatan adamı tek başıma çektim götürdüm ama her durdurduğum araba arkamı döndüğümde kaçtı. En sonunda bir polis aracı aldı.

- Bir anne enkazın başında. Ayakta ayakkabı yok, gözünden kan akıyor kolu kırık. 3 çocuğunun başında. Biri vefat etti, Talha ve Rümeysa burda diyor. Çocukların üstünde bir kolon var ama kaldırmak imkansız. Anne aşağı inmiyor, indiremiyoruz. Çocukları kurtaramıyoruz. 15:30 gibi gelen UMKE ve teçhizatlı başka bir oluşum o çocukların olduğu yere geldi. Talha’yı 16:15'de çıkarttılar. Ama Rümeysa... Rümeysa altta ezildi. Anne hala başlarında. Deprem anından beri. Zor bela hastaneye gitmeye razı ettim. Rümeysa’ya sağ ulaştık dedim ama yalandı, geç kalındı ve vefat etti 4 yaşındaki Rümeysa. 12 yaşındaki Talha’nın bacakları kırıktı, çıkarken bana gülümsediğinde 'aslan gibisin' dedim. Gülümsemesi kaybolunca 'Abi, Rümeysa öldü az önce' dedi. Çenemin titrediğini ve kendimi durduramadığımı fark ettim. Diyemedim birşey. Rümeysa’nın sıcak bedenini battaniyeye sarıp annesinden gizli hastaneye gönderdik. Gözleri hala açıktı Rümeysa’nın.

- 80'li yaşlarında bir kadın ayakları çıplak şekilde sokakta yakılan ateşin başına geldi. ‘Kimsin’ diyorlar, ne adını biliyor ne nerde olduğunu. Tamamen hafıza kaybı yaşıyor. ‘Teyze iyi misin’ diyorum. ‘Ben iyiyim evdeki adamla kadın öldü’ diyor. ‘Kim onlar’ diyorum, ‘Ben kimim’ diyor. Ellerimi başımın arasına aldım bir apartmanın altına ölme pahasına girip çıldırmış gibi ağladım. O teyzeyi askeri aracımla hastaneye gönderdim sonrasında. Yolda hatırlamaya başladığını söyledi sürücüm. Ama ilk gördüğümde aklını kaybetmiş gibiydi.

-Bir adam kolumdan tuttu evin altına girmem için. ‘Zayıfsın girersin komutanım’ dedi. ‘Ahmet’im orda az önce duydum sesini’ dedi. ‘Sen gelme yıkıntıya ben bakacağım’ dedim. Ahmet 10 yaşlarında bir çocuktu. Başı yan yatmış binanın altında, göçüğün dışına yakın ve duvarın altında. Eli görünüyor, eli buz gibi. Ahmet diyorum ses yok. Ahmet burnuna dokundum hala nemliydi. Öleli en fazla 5 dakika ölmüştü. Vücudu tamamen ezilmişti. Geri döndüm, 'Amca başın sağ olsun' dedim. Hiçbir şey demedi. 3 abisinin yanına gitti demek ki dedi. Geceden sabaha 11-12 saatte kabullenmişti birinin ölmesini. Kanım dondu bunu görünce.

-Birine yardıma koşarken başkaları koluma yapışıyordu. Gelen profesyonel ekipler bir enkaza odaklanınca bir kadının 'Herkes orda ne yapıyor o çocuk yaşamaz buraya gelin' diye çığlık attığını duydum. Can pazarı dedikleri buydu. ‘Onun oğlunu değil benim oğlumu kurtarın’ diye bağıran bir kadın daha. Allah’ım neredeyim ben diye düşünmeden edemiyordum. Can pazarı lan bu can pazarı. Onun yaşaması zor benim oğlumu kurtar demek hangi annenin diyeceği bir cümle? Ama bu can pazarında bu da mümkündü işte. Bir ara enkazın kaldırılması için milleti örgütledim, herkes bir şeylerin ucundan tutup enkazı temizlerken göğsüme büyük bir metal demir saplandı. Havada takla atıp yığılmama ramak kalmıştı ki zor durdum ayakta. Hala aynı yerim sızlıyor. Ama kendime gelip bir apartmanın altına gidip başımı dizlerime gömüp ağladım. Fiziksel değil mental acılar ağır geldi. Kimse görmesin bizim de çaresiz kaldığımızı diye gizlendim boşalttım içimi oraya, biri geldi yaşı 55-50 bi amca. Diz çöktü hissetmedim bile geldiğini. Bana 'Ne yapalım be komutanım bizim de kaderimizde bu varmış' dedi başımı okşadı. Kalkıp sarıldım sadece.

- Hemen 1 km ilerideki İl Jandarma Komutanlığı’ndan bir kadın teğmen vardı. Bu yazıyı okursa kim olduğunu bilecektir. İsmini söylemeyeyim. 2 Uzman çavuşunu bulmaya gelmişti. Nöbetçi amirdi ve yıkılan il Jandarma’dan sağ çıkmıştı, koşarak gelmişti enkaza. Sadece ağlıyordu kızcağız. Aramızda çok yaş farkı yoktu, ama aklını kaybetmiş gibiydi. Sadece çığlık atıyor sadece ağlıyor. Beni görünce esas duruşa geçip devam etti ağlamaya. İsmini sordum. Sakinleştirmeye çalıştıkça ağladı. Sen subaysın sen buradaki tek askersin senin sakin kalman lazım yapma dedikçe 'Yapamıyorum komutanım yapamıyorum' diye devam etti. Sarıldım kızcağıza enkazın başında. Yağmur diken gibi saçlarıma bata bata yağarken tanımadığım bir kadına sarılıp enkazın başında hüngür hüngür ağladık. Onu evine bırakacaktık, evinin yıkıldığını görünce 'olsun' deyip İl Jandarma Komutanı’nın ailesinin konutuna gitti. Bir daha görmedim kendini, ama her şey durulduğunda ziyarete gideceğim en kısa zamanda.

- Enkazın altında bir ceset ve yanında telefon buldum elindeydi. Muhtemelen yaşarken telefonu alıp iletişim kurmaya çalışıyordu. Elinden aldım, buz gibiydi elleri. Arayanlar şebeke çekmediği için çalmadan bildirimi düşüyordu. Kilit şifresini bilmiyordum, IPhone kullanıcısı olarak şöyle birşey yaptım. Kilit ekranında sağa kaydırdım ve widget’larda telefon uygulamasından bir arama önerisi var mı diye baktım. Annesiydi. Nefesimi tutup aradım, 'Barış !' dedi. Barış’ın yüzü nasıl biriydi onu sordum sakallarını yüzünü anlattı ama sadece saç ve sol elinin avuç içindeki derin yaradan anladım o kişinin barış olduğunu, çünkü yüzü şişmişti hayli. 'Teyzeciğim, başınız sağ olsun' diyebildim sadece. İşte Barış'ın telefonu, huzur içinde uyu Barış:

İlk günün akşamı saat 20:00'da Odabaşı Mahallesi’nden ayrılırken depremden beri yanan binanın hala yandığını gördüm:

Bizim uzman çavuşlara ulaşamadık. 14 Şubat 01:00 itibari ile hala ulaşamadık zaten naaşlarının çıkmasını bekliyoruz artık. Ben ve askerlerim tahminen 80 kişiyi kurtardık 3 apartmandan.

Söylemeyi unuttum, deprem sabahı 07:30'da şebeke gitti, aynı gün sabahında Whatsapp'tan herkese açık durum paylaştım 'Ben iyiyiyim. Beni merak etmeyin' diye. Ama Whatsapp durum 14 saat sonra geri dönüş yolunda yollandı. Çünkü ne internet ne telefon şebekeleri yoktu. Aynı gece tugay komutanı inisiyatifi ile sanırım 120 kişi Antakya Atatürk Parkı’na çadır kurulumuna gitti. O gece kimle konuştum ne konuştum hatırlamıyorum ama yatağımda çığlık ata ata ağladım. Bağıra bağıra böğüre böğüre ağladım. Dalmışım sonrasında.

7 Şubat
Ertesi gün daha organize şekilde 96 personelimle Antakya’ya gittik. Yollar kötü, yağmur yerini ayaza bırakmış halde indik. Akevler Mahallesi'nde inip cumhuriyet meydanına yola koyulduk. Yollardan geçerken insanlara soruyoruz, insanlar tarif ediyor. Ama yollar yabancı bir şehrin sokakları gibiydi. Ve tabi yine insanlar tepki gösteriyordu. Askerler nereye gidiyor buradayız diyorlar. Ama emir Cumhuriyet Meydanı’na gitmekti. Gittik de. Pazar günü deprem olmadan 14 saat evvel kahvaltımı yaptığım Antakya Petek Pastanesi’ne geldik. Geldik mi? ne zaman? Allah’ım biz Atatürk Caddesi’nde miydik yani? Yemin ederim tanıyamadım. Pastane mi? Neresi? şu yıkıntı mı? Aman Allah’ım bu yıkıntı Petek Pastanesi mi?

Meydana geldik. Kimseler yoktu. Sadece Türk Telekom sınırsız ve ücretsiz wifi vardı. Ailemle orda konuşabildim işte Whatsapp üzerinden. Aldığım emir doğrultusunda kumanyaları indirttim. ‘Buradayız, insanlar yardım istedikçe tim tim dağılacağız yemeğinizi yiyin’ emri verdim. Sonrasında AFAD gönüllüleri gelip meydana ateş yaktı. Yarım saat içinde hem AFAD gönüllüleri hem benim timlerim tüm caddelere dağıldı. O gece sadece benim 96 personelim 100’den fazla insanı canlı 40 kadar cesedi enkazdan çıkarttı. Bir o kadar da AFAD gönüllüleri çıkartmıştır. Gece boyunca görev sirkülasyonu yaşanırken ateşin başında uyumadan sabahladım. Sabah Atatürk Caddesi’nde ekipleri kontrol edip geri geldiğimde saat 08:20 gibi meydanın tıklım tıklım olduğunu gördüm. Kimler ordaydı söyleyeyim: Beşir Derneği, AFAD gönüllüleri, çevik kuvvet, asker, Hataylı depremzedeler, bazı isimsiz bireysel yemek yapan hayırseverler, birkaç belediye aş aracı, yerde yatan insanlar. Birkaç iş makinası. 3 adet yardım TIR’ı. Atatürk Parkı’nda çadırda kalanlar ve yemek dağıtanlar. Ama kim yoktu biliyor musunuz? AFAD yoktu. İnsanlar hala 'bunlar STK, bunlar gönüllü, bunlar bir avuç asker, devlet nerde?' diyordu. Biz devletiz diyorum, itfaiye nerde? JAK nerde? AFAD nerde? Kızılay nerde denilince sesim çıkmadı tabi.

Yazı devam edecek…