Hiçbir yere geç kalmadık ama hep acelemiz var
Artık kimsenin geç kaldığı yok ama herkesin bir acelesi var. Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor. Ama nereye, niçin gittiğini pek bilen yok. Bu acele hali bireysel bir tercih değil. Toplumun bize dayattığı bir alışkanlık. Yavaşlayan tuhaf karşılanıyor, hızlı olması gereken biri yavaşladığında kötü gözle bakılıyor. Herkes bir yerlere yetişebilmek için ömründen çalmıyor mu?
İnsan beyni sürekli çalışan bir motor mu? Nefes almaya ihtiyacımız yok mu? İnsanoğlu hız için mi yaratıldı? Aksine, çalışmamak için sayısız icatlar bulunmadı mı?
Peki durum böyleyken, neden biz bir yerlere yetişmek ya da bir şeyleri başarmak için durmayan bir motor gibi çalışıyoruz?
Neden nefes almaya ihtiyacımız varken nefes almayı unutuyoruz? Hızlı olanı çalışkan, yavaş olanı verimsiz saymıyor muyuz?
Örneğin trafikte kimse kimseye tahammül edebiliyor mu? Kasada beklemek sinir bozucu gelmiyor mu? Çünkü artık beklemek zaman kaybı sayılıyor.
Bu acele hali sadece ruhumuzu değil, toplumsal ilişkilerimizi de zedeliyor. Dinlemiyoruz, söz kesiyoruz, sabırsızız. Herkes bildiğini okuyor. Kimse kimsenin umurunda bile değil.
Teknoloji bu süreci belki daha da hızlandırdı. Ama asıl sorun şu: Biz bu hıza gönüllü teslim olduk. Her şeyin hızlısını istedik. Hızlı çözüm, hızlı başarı, hızlı mutluluk. Oysa bilimin söylediği açık. Sürekli acele eden beyin yüksek stres altında yaşar. Bu da dikkat kaybına, tahammülsüzlüğe ve tükenmişliğe yol açar. Belki de yeniden düşünmemiz gereken şey şu: Yavaşlamak geri kalmak değildir. Bazen yavaşlamak, nefes alıp hayata devam edebilmektir.