Araplaştık mı?
“Biz Araplaşmadık, Müslüman olduk” cümlesi, bu topraklarda en sık tekrar edilen ama en az sorgulanan cümlelerden biridir. Oysa biraz durup etrafımıza baktığımızda, bu iddianın ne kadar sağlam olduğu ciddi biçimde tartışmalıdır.
Bir toplumun dili, isimleri, selamlaşması, ibadet dili, günlük ifadeleri, hatta doğumdan ölüme kadar ritüelleri başka bir kültürün kalıplarıyla şekillenmişse, burada sadece bir inanç benimsemeden değil, derin bir kültürel dönüşümden söz etmek gerekir. İnanç evrensel olabilir; ama kültür her zaman somuttur.
Osmanlı’nın Arap coğrafyasındaki hâkimiyeti “400 yıllık işgal” olarak anlatılırken, kimse şu soruyu sormuyor:
Peki Arap kültürü, dili ve din yorumu bu topraklarda nasıl bu kadar belirleyici hâle geldi?
Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferiyle birlikte İstanbul’a taşınan hilafet, sadece siyasi bir yetki devri değildi. Aynı zamanda Arap merkezli bir din anlayışının ve ulema sınıfının Osmanlı’nın merkezine yerleşmesiydi. O günden sonra İslam, Türklerin tarihsel yorumuyla değil; Arap geleneğinin filtresinden geçmiş haliyle kurumsallaştı.
Bugün gelinen noktada:
- Tanrı yerine “Allah” demek zorunluluk gibi algılanıyor,
- Selamlaşma Arapça olmazsa eksik sayılıyor,
- Çocuklara verilen isimlerin büyük çoğunluğu Arapça,
- İbadetin dili sorgulanamaz kabul ediliyor,
- Dini pratikle kültürel aidiyet birbirine karıştırılıyor.
Bütün bunlar olurken hâlâ “Araplaşmadık” demek, gerçekle yüzleşmemekte ısrar etmektir.
Asıl Kırılma: Akıl ile İnanç Arasındaki Bağ Kopunca Başlar
Sorun sadece kültürel değil; asıl mesele aklın terk edilmesidir.
18. yüzyılda Prusya Kralı Büyük Friedrich, devlet yönetiminde aklı, bilimi ve eğitimi esas alırken; Osmanlı, müneccimlere danışarak geleceğini belirliyordu. Bu bir anekdot değil, bir zihniyet farkıdır.
Aynı dönemde Avrupa ilkokullarında öğretilen temel matematik bilgisi, medreselerde bilinmiyordu. Sonuç mu?
Çeşme’de yanan donanma, kaybedilen savaşlar, çöken devlet.
Bugün hâlâ depremleri “ilahi sınav” olarak açıklayan, liyakati değil biati esas alan, eğitimi değil itaati yücelten bir anlayışla yönetiliyorsak; burada din değil, hurafe egemendir.
Din Ayrı, Kültür Ayrı, Akıl Ayrı Olmalı
İslam, Araplara ait bir din değildir.
Ama Arap kültürüyle özdeşleştirilmiş bir İslam yorumu, bu coğrafyada Türk kimliğini, dilini ve düşünme biçimini yavaş yavaş aşındırmıştır.
Türk olmak;
- Kendi diline sahip çıkmak,
- Aklı rehber edinmek,
- İnancı vicdanla yaşamak,
- Kimliğini başkasının kutsalı üzerinden tanımlamamak demektir.
Bugün asıl soru şudur:
Biz gerçekten Müslüman mıyız,
yoksa başkasının kültürünü kutsallaştırmış bir ümmet kalabalığı mı?
İman, akılla çelişmez.
Çelişen şey, aklın yerine teslimiyeti koyan zihniyettir.
Ve evet, eğer bir toplum kendi dilini, kültürünü ve düşünme yetisini terk ediyorsa; bu bir inanç meselesi değil, kimlik kaybıdır.
Bu kaybı fark etmek, düşmanlık değil; uyanışın ilk şartıdır.