Cumhuriyet döneminde Aleviliğin yaşadığı süreci değerlendirirken iki gerçeği birlikte görüyorum: Cumhuriyet’in laiklik ve yurttaşlık anlayışına duyduğumuz bağlılık ile inanç alanında karşılaştığımız eşitsizlikler. Benim için Cumhuriyet’i sahiplenmek, eksiklerini görmezden gelmek değildir. Onu, kuruluşundaki eşit yurttaşlık idealine yaklaştırmak da Cumhuriyet’e karşı sorumluluğumuzdur.
30 Kasım 1925’te kabul edilen 677 sayılı kanun, tekke ve zaviyeleri kapatırken dedelik, seyitlik, çelebilik ve babalık gibi unvanların kullanılmasını ve bunlara bağlı hizmetlerin yürütülmesini de yasaklamıştır. Bu düzenleme, Alevi-Bektaşi toplumunun inanç önderliğini ve geleneksel örgütlenmesini doğrudan etkilemiştir.
Oysa bu kavramlar, bizim dünyamızda yalnızca birer unvan değildir. Dede, cemimizi yürüten, yolumuzu öğreten ve anlaşmazlıkları rızalıkla çözmeye çalışan inanç önderidir. Seyitlik, Hz. Muhammed’in soyuna Fatıma ve Ali üzerinden bağlanmayı ifade eder. Çelebilik, Bektaşi geleneğinde Hacı Bektaş Veli’nin soyundan geldiği kabul edilen aile çevresindeki önderliği; babalık ise yetişme ve yetkilendirme yoluyla üstlenilen inanç rehberliğini anlatır. Bunları yasaklamak, inancın kuşaklar arasında aktarılmasını da güçleştirmiştir.
Devlet, Diyanet üzerinden din hizmetlerini kurumsallaştırırken Alevi-Bektaşi toplumu bu yapının dışında kalmıştır. İnönü hükümetinin 1963 yılındaki mezheplerin temsiline yönelik girişimi ve Bahriye Üçok’un 1975’te Cumhuriyet Senatosu’ndaki çabası da kalıcı bir çözüm getirmemiştir.
Benim savunduğum Alevilik anlayışında ibadet, devlet kapısından alınacak paraya bağlı değildir. Yoksulun sofrasından, yetimin hakkından eksiltilen kaynaklarla veya haram kazançlarla inanç hizmeti yürütmeyi doğru bulmam. Verginin kendisini haram saymıyorum; kamu kaynağının adaletsiz kullanılmasına karşı çıkıyorum. Bizim yolumuzda belirleyici olan, gönüllülük, rızalık ve helal lokmadır.
Ancak burada devlete sormamız gereken açık bir soru vardır: Madem din hizmetlerini düzenlemek ve denetlemek üzere kamu kaynaklarıyla bir kurum oluşturdunuz, neden Alevilerin eşit haklarını aynı kararlılıkla güvenceye almadınız? Çağdaşlığı, aydınlanmayı, laikliği ve Cumhuriyet’i savunan bizler neden inanç hizmetlerinde kendi imkânlarımıza bırakılırken hukuki tanınma konusunda da bekletiliyoruz?
Kendi inancımızı özgürce örgütlemek isteriz. Fakat bu özgürlük, devletin eşitlik sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Cumhuriyet’in evlatları ve laikliğin savunucuları olarak talebimiz, inancımızın devlet tarafından yönetilmesi değil, haklarımızın hukuk tarafından korunmasıdır.
Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığının kurulmuş olması da benim açımdan temel soruyu cevaplamıyor: Cemevleri neden açık ve eşit bir ibadethane statüsüne kavuşturulmuyor? İdari bir başkanlık kurulmasıyla inanç özgürlüğünün güvenceye alınması aynı şey değildir. Nitekim cemevlerinin hukuken ibadethane olarak tanınmasına ilişkin teklifler 2026 yılında da Meclis gündemine taşınmıştır.
Birçok kez yazdım, yine yazıyorum: Bana göre bu düğümü çözecek adımı, sağ muhafazakâr siyasetin lideri Recep Tayyip Erdoğan atabilir. Hatta mevcut siyasi koşullarda bunu ancak onun gerçekleştirebileceğini düşünüyorum. Bu, kendisine verilmiş koşulsuz bir destek değil; taşıdığı siyasi güç ölçüsünde dile getirdiğim bir sorumluluk çağrısıdır.
Cemevinin ibadethane olarak tanınması bir lütuf değildir. Bizim istediğimiz ayrıcalık değil, Cumhuriyet’in eşit yurttaşları olduğumuzun hukukta da karşılığını bulmasıdır.
