Ben Zaten Biliyordum

YAYINLAMA:
Ben Zaten Biliyordum

“Madem zaten biliyordun, neden yaptın?”

İnsanı biraz köşeye sıkıştıran bir soru.

Çünkü hepimizin dilinden en az bir kez çıkmıştır:

“Ben zaten biliyordum.”

O insanın böyle çıkacağını…

O işin yürümeyeceğini…

O kararın sonunda başımıza iş açacağını…

Bazen insan kendini tam bu cümlenin ortasında yakalıyor.

“Ben zaten biliyordum…”

Sonra insanın aklına hiç hoş olmayan ikinci bir soru geliyor:

Gerçekten mi?

Gerçekten biliyor muydum, yoksa bugün bildiğim şeyi geçmişte de biliyormuşum gibi mi hatırlıyorum?

Psikolojide buna hindsight bias deniyor. Sonucu öğrendikten sonra, o sonucun başından beri daha öngörülebilir olduğunu düşünme eğilimi.

Ama benim ilgimi çeken, bu tanımdan çok başka bir tarafı.

Çünkü mesele yalnızca “Ben demiştim” diyerek haklı çıkmak değil.

Bazen insan kendi geçmişinin karşısına geçip ona yeni bir hikâye anlatıyor.

Ve hafıza sessizce editörlüğe başlıyor.

Bir arkadaşlığın bittiğini düşünelim.

Yıllarca önemsemediğimiz bir davranış, yollar ayrıldıktan sonra bambaşka bir anlam kazanabiliyor.

Eskiden:

“Biraz huysuzdur.”

dediğimiz şey, bugün:

“Zaten karakteri hep böyleydi.”

oluyor.

Peki davranış mı değişti?

Hayır.

Bizim ona verdiğimiz anlam değişti.

İşte benim asıl merak ettiğim yer tam burası:

Geçmişi mi hatırlıyoruz, yoksa bugünkü halimize uygun bir geçmiş mi anlatıyoruz?

Çünkü sonucu bildiğimiz anda, geriye dönüp işaretleri seçmeye başlamak çok kolay.

“Bak, bunu söylediğinde anlamalıydım.”

“Şurada aslında belli etmişti.”

“Ben o gün zaten bir tuhaflık sezmiştim.”

Olabilir.

Gerçekten sezmiş de olabiliriz.

Ama aynı gün bize tersini düşündüren şeyleri ne kadar hatırlıyoruz?

Güvendiğimiz anları?

İyi giden günleri?

“Belki ben yanlış düşünüyorumdur” dediğimiz zamanı?

Sonradan bakınca noktaları birleştirmek kolay.

Çünkü resmin tamamı artık önümüzde.

Oysa olay yaşanırken elimizde resim yoktu.

Birkaç nokta vardı.

Üstelik hangisinin önemli olduğunu da henüz bilmiyorduk.

İş hayatında da böyle değil mi?

Bir iş kötü sonuçlanınca bir anda her şeyin başından beri ortada olduğunu söylemeye başlıyoruz.

“Zaten yürümeyeceği belliydi.”

Peki o kadar belliyse, yürürken neden o kadar belli değildi?

Belki gerçekten ciddi işaretler vardı.

Belki görmezden geldik.

Belki risk aldık.

Belki de bugün sonucu bildiğimiz için, dünün belirsizliğini olduğundan daha küçük hatırlıyoruz.

Aradaki fark önemli.

Çünkü bugünün kesinliği, dün yalnızca ihtimallerden biriydi.

Ama insan belirsizliği pek sevmiyor.

Geçmişin de düzenli olmasını istiyor.

Bir sebep olsun.

Bir işaret olsun.

Mümkünse o işareti de biz zamanında görmüş olalım.

Böylece hikâyenin sonunda yalnızca üzülmüş, yanılmış ya da kandırılmış olmayız.

Bir miktar da haklı çıkarız.

“Ben zaten anlamıştım.”

Ne rahat cümle.

Hem geçmişteki kendimizi bugünkü aklımızdan mahrum bırakmıyoruz hem de bugünkü kendimize küçük bir paye veriyoruz:

Bak, aslında biliyordun.

Fakat tam burada işler biraz karışıyor.

Çünkü gerçekten biliyorsak, ilk soruya geri dönmek gerekiyor:

Madem biliyorduk, neden yaptık?

Belki bildiğimizi sandığımız şey aslında yalnızca bir şüpheydi.

Belki bir ihtimali görmüştük ama diğer ihtimaller de en az onun kadar mümkündü.

Belki “olabilir” dediğimiz şeyi, bugün “olacağını biliyordum” diye hatırlıyoruz.

Sezmek başka.

Şüphelenmek başka.

Sonucu bilmek bambaşka.

İnsan bunların arasındaki mesafeyi olay bittikten sonra kolayca kapatabiliyor.

Üstelik bunu yalnızca başkalarıyla ilgili yapmıyoruz.

Kendi kararlarımızla ilgili de yapıyoruz.

Bir şehir değiştiriyoruz ve umduğumuz gibi çıkmıyor.

“Zaten çok da istememiştim.”

Bir işe başlıyoruz, sorunlu çıkıyor.

“İlk görüşmede içime sinmemişti.”

Bir seçim yapıyoruz ve sonucu kötü oluyor.

Bir süre sonra bazen kararın verildiği günü değil, bugünkü pişmanlığımızı hatırlamaya başlıyoruz.

Oysa iyi bir karar kötü sonuçlanabilir.

Kötü bir karar da bazen şans eseri gayet iyi sonuç verebilir.

Sonuç, geçmişte verdiğimiz kararın o günkü şartlarda ne kadar makul olduğunu tek başına anlatmaz.

Ama biz sonucu biliyoruz.

Ve sonuç çok güçlü bir anlatıcı.

Geçmişteki ayrıntıları yanına çekip kendine uygun bir hikâye kurabiliyor.

Belki mesele tam da bu yüzden hafızanın bizi “kandırması” kadar basit değil.

Çünkü insan yalnızca olanları hatırlamıyor.

Onlara anlam da veriyor.

Ve anlam, bugünkü halimizden bağımsız değil.

Bugün kırgınsak başka türlü hatırlıyoruz.

Bugün pişmansak başka türlü.

Bugün vazgeçmişsek, geçmişteki tereddütlerimiz daha görünür oluyor.

Bugün hâlâ inanıyorsak, aynı geçmişin başka ayrıntılarını seçiyoruz.

Aynı hikâye.

Farklı anlatıcı.

Üstelik anlatıcı yine biziz.

Belki bu yüzden geçmiş hakkında bu kadar kesin konuşurken biraz temkinli olmak gerekiyor.

Çünkü bazen gerçekten “Ben zaten biliyordum.”

Bazen de yalnızca bugün öyle hatırlıyorum.

İkisini birbirinden ayırmak ise sandığımız kadar kolay değil.

Ben artık “Ben zaten biliyordum” cümlesini duyunca biraz duruyorum.

Başkası söylediğinde değil.

Kendim söylediğimde.

Çünkü belki gerçekten biliyordum.

Belki yalnızca şüpheleniyordum.

Belki de bugün, o günkü şüphemi bilgiden daha büyük hatırlıyorum.

İşin tuhafı, artık bunu kesin olarak bilmenin de bir yolu yok.

Sonucu hatırlıyorum.

Ama sonucu henüz bilmediğim halimi…

Onu aynı açıklıkla hatırladığımdan o kadar emin değilim.

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız