Kant’tan Atatürk’e Aklın Özgürleşmesi - 1

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
Kant’tan Atatürk’e Aklın Özgürleşmesi - 1

Modern dünyanın en büyük dönüşümlerinden biri, insanın kendi aklını kullanabilen bağımsız bir özne olarak kabul edilmesidir. Avrupa Aydınlanmasının temelinde yalnız bilimsel gelişme veya geleneksel kurumların eleştirisi değil, insanın düşünsel vesayetten kurtarılması düşüncesi bulunmaktadır.
Bu düşüncenin en güçlü ifadelerinden birini Immanuel Kant (1724–1804) ortaya koymuştur. Kant, 1784 tarihli “Aydınlanma Nedir?” yazısında Aydınlanmayı insanın kendi kusuruyla düşmüş olduğu ergin olmayış durumundan kurtulması olarak tanımlar. Bunun için yaptığı çağrı ünlüdür: Sapere aude! — Kendi aklını kullanmaya cesaret et.[1]
Yaklaşık yüz kırk yıl sonra Anadolu’da yeni bir devlet kurulurken Mustafa Kemal Atatürk (1881–1938) de akıl ve bilimi yeni toplumun temel kılavuzu olarak belirleyecektir. 22 Eylül 1924’te Samsun’da öğretmenlere yaptığı konuşmada, medeniyet ve başarı için en gerçek yol göstericinin bilim olduğunu söyler; üstelik bilimin sürekli geliştiğini, geçmiş çağların bilimsel hükümlerini değişmez doğrular gibi bugüne uygulamanın bilimsel düşünceyle bağdaşmayacağını özellikle belirtir.[2]
Burada dikkatli olmak gerekir. Atatürk’ün düşüncelerini doğrudan Kant’tan aldığını gösteren yeterli tarihsel belge ortaya koymadan bir “Kant–Atatürk etkilenmesi” kurmak doğru olmaz.
Kant’ın Aydınlanmayı insanın kendi aklını kullanma cesareti olarak tanımlaması ile Atatürk’ün akıl ve bilimi toplumsal ilerlemenin temel kılavuzu sayması arasında dikkat çekici bir düşünsel yakınlık vardır. Kant, bireyi dogmatik ve otoriter vesayetten aklın özerkliğiyle kurtarmaya çalışırken, Atatürk, bu Aydınlanmacı ilkeyi eğitimden hukuka, devlet yönetiminden toplumsal hayata uzanan bir modernleşme programının merkezine yerleştirmiştir. Bununla birlikte bu benzerlik, doğrudan bir Kant–Atatürk etkilenmesi olarak değil, Avrupa Aydınlanmasının akılcı mirası ile Cumhuriyet düşüncesinin kesişmesi olarak değerlendirilmelidir.
Bu kesişmeyi anlamak için Kant ile Atatürk arasındaki düşünsel gelişmenin iki önemli durağına da bakmak gerekir: Johann Gottlieb Fichte’nin eğitim yoluyla insan ve millet oluşturma düşüncesine ve John Dewey’nin özgür, deneysel ve demokratik eğitim anlayışına ulaşılmıştır.
Kant vesayetten insanın kurtulması üzerine felsefesini konumlamıştır. Kant açısından insanın özgürleşmesinin ilk şartı, başkasının onun yerine düşünmesine ihtiyaç duymamasıdır. Şeyhler cemaatleri adına düşünür. Müritlerin beyni şeyhe bağlıdır .Bu bir ortaçağ düşünme biçimidir.
İnsan kendi aklını kullanabilecek durumda olduğu hâlde bunu yapmıyorsa düşünsel bir vesayet altında yaşamaktadır. Din adamı onun yerine neye inanacağını, yönetici nasıl davranacağını, kitap ne düşüneceğini belirliyorsa birey kendi aklını kullanma sorumluluğundan kaçmaktadır.[1]
Dolayısıyla Kant’ın Aydınlanması yalnızca bilginin çoğalması değildir. Aydınlanma bir zihniyet değişimidir. İnsan bir düşünceyi otorite söylediği için değil, kendi aklının eleştirisinden geçirdikten sonra kabul edebilmelidir.
Kant’ın eğitim anlayışı da burada önem kazanır. İnsan doğuştan tamamlanmış bir varlık değildir; yeteneklerinin eğitim yoluyla geliştirilmesi gerekir. Eğitim yalnız bilgi vermemeli, insanı kendi aklını kullanabilecek olgunluğa ulaştırmalıdır.[3]
Bu nedenle Kant’ın özgür insanı başıboş insan değildir. Özgürlük beraberinde sorumluluğu ve insanın kendi davranışlarını aklın ilkelerine göre düzenlemesini getirir.
Kant aynı akıl ilkesini devletler arasındaki ilişkilere kadar genişletir. Ebedî Barış Üzerine Felsefî Deneme’de sürekli orduların zaman içerisinde kaldırılmasını savunması ve devletler arasında hukuk temelinde bir barış düzeni araması, onun Aydınlanmacı aklının evrensel boyutunu gösterir.[4] Böylece Kant’ta üç temel kavram birbirine yaklaşmaktadır: akıl, özgürlük ve barış.

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız